ATATÜRK 'ÜN YAZDIĞI YURTTAŞLIK BİLGİLERİ

 

ÖZGÜRLÜĞÜN TARİHSEL GELİŞİMİ

[451 (2)] İlkel insanların, doğanın her şeyinden; gök gürültüsünden, geceden taşan bir ırmaktan ve yırtıcı hayvanlardan dahası birbirlerinden korktuklarınızı biliyoruz. İlk duygusu ve düşüncesi korku olan insanın her düşündüğünü dilediğini kesin olarak yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.
İlkel insan topluluklarında, ata korkusu ve bunun ötesinde de büyük boy ve budunlarda, ata korkusunun yerine geçen tanrı korkusu, insanlarında kafalarında ve davranışlarında sayısız yasak yaratmıştır. Yasaklar ve boş inançlar üzerine kurulan bir çok gelenek ve görenekler, insanları düşüncelerinde ve davranışlarında kısıtlamıştır. O denli ki, kişisel düşünce ve davranış özgürlüğü gibi bir hak kavramı bilinmemiştir.
Toplulukların başına geçebilen kişiler, topluluğu Tanrı adına yönetirlerdi. Her türlü hak ve yetki onlar da idi. Kişinin hakkı, özgürlüğü söz konusu değildi.
Buraya değin olan düşüncelerimizi, şöyle bir sonuca bağlayabiliriz: İnsan önce doğanın tutsağı idi; sonra, buna gökten güç ve yetki alan bir takım insanlara tutsak olmak eklendi. İnsan toplulukları büyüyüp devlet durumuna geldikçe, insanlar üzerindeki baskıda o ölçüde arttı. Devletin başında bulunan adamın hakkı sınırsız ve koşulsuz salt bir güç olarak kabul ediliyordu. Devlet biçimi imparatorluk ya da cumhuriyet olsun, bunun fazla bir önemi yoktu; bireyin kişisel bir hakkı da söz konusu değildi. Eski zamanlarda, insanların ortaya koyduğu uygarlıkların en yüksek dönemlerinde bile durum böyle idi. Bireyin hakkı, hükümdarın çıkarına olarak Tanrısal hak içindeydi. Bu hakka dayanarak hükümdar, uyruğundaki insanların özgürlüğüne istediği gibi sahip olabilirdi; bu, bireyin hakkına saldırganlık sayılmazdı.
Hükümdarın gücü için, dinlerin koyduğu sınırdan başka bir sınır tanınmıyordu. Hükümdarın yapmaması gereken şey, ancak Tanrının yasakladığı şey olabilirdi
İnsanlar düşünsel gelişmede ilerledikçe, '' nereden geldiklerini '' ve '' ne olduklarını '' yani kendi kökenlerini daha açık bir biçimde düşünmeye başladılar; yavaş, yavaş onun büyüklüğünü daha iyi anlayabildiler ve değerlendirebildiler.
Doğanın her şeyden üstün ve her şey olduğu anlaşıldıkça, doğanın çocuğu olan insan, kendinin büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı.
İşte insanlar bu kavrayış aşamasına ulaştıktan sonra dır ki, ' doğanın insana verdiği bütün yeteneklerin, özgürce etkinlik göstermesi ve gelişmesi gerekir; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır' düşüncesine vardılar.
Artık bundan birey ile hükümdar ve devlet arasında, hak davası ve hak savaşımı başlar. Bu savaşım devletlerin iç gelişmelerinin tarihidir.
XVI. yüzyılda ileri sürülen düşünceler şöyle idi; Hükümdar buyruklarıyla, yasalarıyla, Tanrısal hakkı olduğu gibi, doğal hakkı da bozamaz. Doğal hakkın da Tanrı tarafından verildiğini kabul etmek gerekir. Çıkış noktası bu düşünce oldukça, hükümdarın erk sınırının temelini, Tanrısallık düşüncesi ve Tanrısal iradesi oluşturdu. Çünkü doğal haklarda aynı temele bağlanmıştı. Hükümdar bu sınıra ve ölçüye bağlı kalıyor idiyse, bu bağlılığı dinsel bir görev saydığı içindi, yoksa kişinin hükümdara karşı istemde bulunabildiği hiçbir hak tanınmış değildi. Bireysel haklar kuramı, doğal hak düşüncesi, Tanrısallık düşüncesi temelinden gökten koparılarak yer yüzüne indirilmiş ondan sonra ortaya çıkabilmişti.

***Atatürk 'ün yazdığı Yurttaşlık Bilgileri metinlerindeki; [351 (1)] bu ve bundan sonra sürüp gidecek olan köşeli ayraç içindeki bu sayılar, Türk Tarih Kurumu 'nca 1969 yılında yayımlanan Prof. Afetinan 'ın "Medeni Bilgiler" kitabında Atatürk 'ün el yazılarının yer aldığı sayfa ve bölümleri göstermektedir.

 

| Önceki Sayfa |