|
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
AYDINLANMA DERGİSİ
1923
Atatürk ve Halkevleri
Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, yaşamının son
dönemlerinde, Cumhuriyet Senatosu üyeliği yaparken şu sözleri
söylemiştir:
"Hayatımın en büyük başarısızlığı, Halkevlerinin kapatılışını
önleyemeyişimdir."
İsmet Paşa gibi, büyük Atatürk'ten sonra gelen ve ulusal önder olarak
uzun süre Türkiye'yi yöneten bir kişinin, yirminci yüzyılın ikinci
yarısında daha bugünlere gelmeden, böyle bir söz söylemesi son derece
düşündürücüdür. Sanki, İsmet İnönü, Mustafa Kemal'in bilinçli
politikasından gelen öngörülü yaklaşımı ile yirmi yıl önceden bugünleri
görüyordu. Her geçen gün, şeriat eğilimlerinin arttığı, adım adım din
devletine doğru gidildiği bugünlerde Türkiye, yeniden Osmanlı
İmparatorluğu dönemlerinde olduğu gibi bir ortaçağ uykusuna doğru
yönlendirilmektedir. İsmet İnönü'nün en büyük başarısızlığı dediği olay
olmasa idi, belki de bu durum ile karşılaşmıyacaktık. Çünkü, yirminci
yüzyılın ortalarına gelindiğinde Türkiye'nin dört bir yanında beşbini
aşkın Halkevi şubesi görev yapıyor ve Türk toplumunun bir an önce çağdaş
uygarlığa ulaşabilmesi için gece, gündüz çalışıyordu. Halkevlerinin
kapatılmasından sonra ortaya çıkan boşluk, günümüzde Kuran kursları ile
doldurulmuştur. Beşbin Halkevinin yerini ellibin Kuran kursu alınca,
işler tersine dönmüş, Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal'in laik ve
çağdaş cumhuriyetçi yolundan dönerek, Atatürk'ün gösterdiği hedefin
aksine, şeyhler ve dervişler ülkesi olmaya doğru kaymağa başlamış, tekke
ve zaviyeler yeniden ortaya çıkmış ve Türkiye Cumhuriyeti, kurucusunun
yolundan sapma gibi olumsuz bir aşamaya getirilmiştir.
Yirminci yüzyılın başlarında çağdaş ve modern bir devlet kurmak için
yola çıkan Türkler, bu yüzyılın son yılllarında yeniden orta çağın
karanlıklarına doğru sürüklenmeğe başlamıştır. Böylesine olumsuz bir
durumun ortaya çıkmasında, dünyanın genel konjonktüründe ortaya çıkan
gelişmelerin olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti’ni son yarım yüzyılda
yönetenlerin kötü yönetimlerinin de payı olmuştur. Atatürk dönemi
sonrasında İsmet İnönü bir süre aynı çizgide yönetimi götürmüştür. Ne
var ki, çok partili sisteme geçilmesi ile beraber, başa geçen sağ
partilerin iktidarları, dine ağırlık veren politikaları uygulamışlar,
dini siyasal amaçlı olarak sömürmüşler, oy deposu olarak gördükleri
okumamış kitleleri din silahı ile kendi çıkarları doğrultusunda
yönlendirmeyi oportünist bir politikanın uygulaması olarak görmüşlerdir.
Böylesine olumsuz bir tutumdan da, Türkiye Cumhuriyeti fazlasıyla zarar
görmüştür.
Mustafa Kemal, yeni kurduğu Cumhuriyet devletinin adını "TÜRKİYE
CUMHURİYETİ" olarak koyarken, bir süre sonra Türkocakları denilen yaygın
kitle kültür kuruluşunu kapatmıştır. Devletin adında Türk kavramı varken,
Türk Ocakları adını taşıyan, ülkenin en büyük kuruluşunu kapatmak ilk
bakışta çelişkili gibi görünmektedir. Ne var ki, Mustafa Kemal'in
yaptıkları ve düşünceleri genel olarak değerlendirildiği zaman, bu
tutumun arkasında yatan haklı gerekçeler anlaşılabilmektedir. Osmanlı
imparatorluk çatısı dağıldığında, geri kalan enkazın üzerinde bir ulus
devletin oluşturulmasında Türk Ocakları çok yararlı etkinlikler
göstermiştir. Eski Osmanlı bölgeleri tek tek kendi ulus devletlerini
kurarak ayrılırken, elde kalan son topraklarda yaşayan insanların, yeni
bir ulus devlete yönelebilmesinde Türk Ocakları hem kültürel hem de
sosyolojik katkılar sağlamıştır. Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşuna kadar çok yararlı olan Türk Ocaklarının çalışmaları kuruluş
sonrası yıllarda sorunlar çıkarmaya başlamıştır. İmparatorluk sonrası
dönemde çeşitli etnik yapılardan oluşan halk kitleleri, yeni uluslaşma
sürecine Türk Ocaklarının etkinlikleri ile yöneliyordu ama, ulus
devletin kuruluşundan sonra giderek yükselen Türkçülük hareketi, Türkiye
Cumhuriyeti'nin toplumsal yapısında belirli rahatsızlıklar yaratıyordu.
Çünkü etnik ve kültürel anlamda Türk kökeninden gelmeyen boylar ve
soylar da Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında giderek ırkçı Türkçülüğe ve
emperyalist amaçlı Turancılığa yönelen gelişmelerden rahatsızlık duymaya
başladılar. Türkiye Cumhuriyeti'nin toplumsal temeli olan Türk ulusu
savaş meydanında biraraya gelmiştir. Avrupa'nın emperyalist ülkelerinin
ordularına karşı yürütülen ulusal bağımsızlık savaşı sırasında, Anadolu
ve Rumeli'de yaşayan halk omuz omuza savaş vermişti. Kara günde
yürütülen omuz omuza savaş, Anadolu'nun değişik etnik kökenli halkında
büyük bir dayanışma ruhu oluşturmuştu. İşte bunun üzerine yeni bir ulus
yaratılmağa çalışılmış ve Türk Ocaklarının çok önemli yapıcı işlevi
olmuştu. Kurtuluş Savaşı sırasında yürütülen ulusçuluk toparlanmada
yararlı olmuş ama, kurtuluştan sonra tırmandırılan ulusçuluk iç bünyede
bölücü ve bazı kesimleri dışlayıcı yansımalar yarattığı için, Türk
Ocaklarının kapatılması gündeme gelmiştir. Mustafa Kemal'in böyle bir
adım atarken ne kadar haklı olduğu yarım yüzyıl sonra, ayrı bir siyasal
yapılanma isteyen Güneydoğu bölgesinin halkının çıkışları ile
doğrulanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin içinde ulusçuluk yapıldı mı
bunun bölücü sonuçlar çıkaracağı iyice anlaşılmıştır. Yeni devletin yeni
bir ulus temeline oturtulur - her türlü ayırımcılık ve bölücülükten uzak
bir tutumun izlenmesi gerektiğini Mustafa Kemal ve arkadaşları yerinde
belirleyerek hareket etmişlerdir.
Türk Ocaklarının yarattığı boşluğu doldurmaya sıra gelince, Atatürk
Halkevleri modelini gündeme getirmiştir. Halkevleri kurulmadan önce
Avrupa'nın çeşitli ülkelerine genç araştırmacılar gönderilmiş ve bu
ülkelerde yayagın kitle eğitiminin nasıl yapıldığı araştırılmıştır. Daha
sonra gelen raporları incelemek ve bunlardan yararlanarak yeni bir model
geliştirmek üzere bir kurul oluşturulmuştur. Bu kurulun yaptığı ön
hazırlıklardan sonra da Halkevleri 19 Şubat 1932 yılında resmen
açılmıştır. İlk olarak Türkiye'nin ondört kent merkezinde çalışmalarına
başlayan Halkevleri, devletin desteği ile kısa zamanda ülkenin dört bir
yanında örgütlenerek geniş bir örgüt ağı ile bütün ülkeyi sarmıştır.
Önce büyük kentlerde daha sonraları ilçelerde şubeler açılmıştır. Yaygın
kültür ağını köylere götürme aşamasına gelindiğinde, birkaç bir köyde
Halk Odaları açılmıştır. Halkevlerinin yanısıra Halk Odaları da paralel
doğrultuda, köylerden benzer sosyal ve kültürel etkinliklerde
bulunmuştur. Halkevleri ve Halk Odalarının paralel çalışmaları ile,
ülkede kentler ile köyler arasında ortak bir kültürel ortamın
yaratılması amaçlanmış ve bu yoldan da, kitlesel bütünleşmeğe yönelen
adımlar atılmıştır.
Halkevleri kurulurken, bağımsız bir dernek ya da vakıf statüsü altında
değil ama devleti ve rejimi kuran, Kuvayi Milliye örgütünün devamı olan
Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir yan kuruluşu olarak oluşturulmuştur. O
günün koşullarında en uygun çözüm olarak böyle bir yapılanmanın
düşünülmesinin ana nedeni, Halkevlerinin yeni kurulan devletin ideolojik
aygıtı olarak düşünülmesidir. Bütün devletler belirli bir temel norma
dayanılarak kurulurken, o norm çerçevesinde kendilerine göre bir de
ideolojik yaklaşım geliştirirler. Devlet bir toplumun siyasal
örgütlenmesi biçiminde ortaya çıkarken, örgütlenmenin siyasal boyutu
belirli bir ideoloji ile topluma yansıtılmaktadır. Avrupa'daki ulusal
devletlerin kuruluş aşamasında izledikleri yolu, Mustafa Kemal de
Cumhuriyet'in ilk yıllarında izlemeğe çalışmıştır. İmparatorluğun
yıkılmasından sonra ortaya çıkan, Türkçülük, Turancılık, Osmanlıcılık,
İslamcılık, Toplumculuk (Sosyalizm) gibi ideolojilerin karşı çıkışlarına
rağmen, Cumhuriyet Devleti'ni kurabilmek için bu devletin oluşumu
yönünde bir Cumhuriyet ideolojisine gereksinme bulunuyordu. Bunu yerinde
belirleyen Mustafa Kemal, altı ilke ile özetlenen Cumhuriyet rejiminin
ideolojisini oluştururken, bu ideolojiyi yayacak halk merkezlerine ve
okullarına gereksinme duyuyordu. Eskiden kalan tüm dernekler ve örgütler,
yeni kurulmakta olan devlet ve toplum yapasını biryerlere doğru çekmeğe
çalışırlarken, bu gibi kuruluşların dış baskıların altında ulusal
çıkarlara aykırı yönde çalışmalarına karşılık Mustafa Kemal, tamamen
ulusal yönde çalışacak ve Kemalist devrimin ilkeleri ile ideolojisini
halk kitlelerine yayacak toplum merkezleri biçiminde Halkevlerini
kuruyor ve bunları da devleti kuran partiye bağlayarak, parti ile uyumlu
çalışmalarını hedefliyordu.
Halkevleri açılırken, hem Türk Ocakları, hem Mason Locaları hem de etkin
çalışan bir çok kültür kuruluşu kapatılıyor ve hepsi Halkevleri çatısı
altında biraraya gelmeğe yönlendiriliyordu. Cumhuriyet'in kuruluş
yılları Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arası dönem olduğu için, bu geçiş
aşamasında toplumsal anlamda birliğe büyük gereksinme vardı. Savaş
koşullarında büyük emperyalist devletler kendilerine yakın örgütlerle
Türk toplumunu bir yerlere çekmeğe çaba gösteriyorlar ve böylece de bazı
siyasal ve sosyal sorunların doğmasına neden oluyorlardı. Mustafa Kemal
ve arkadaşları tümüyle batı anlamında bir Cumhuriyet Devleti ve
demokrasi rejimi düşlemelerine rağmen, iki dünya savaşı arasındaki geçiş
döneminde ülke ve toplum güvenliğinin öncelik kazandığını görüyorlar ve
bu doğrultuda çeşitli önlemler alıyorlardı. İşte bunlardan birisi de
bazı derneklerin ve kuruluşların kapatılması ve Halkevleri çatısı
altında birarada çalışmaları ile toplumsal bütünlüğe giden yolun
açılmağa çalışılmasıydı. Sonraki dönemlerde diktatörlük ya da
faşistlikle suçlanacak olan bu tutumun değerlendirmesini, yirminci
yüzyılın son döneminde koşullarda değil de, iki büyük dünya savaşı
arasındaki geçiş döneminde yapılırsa o zaman tamamen ulusal birlik ve
bütünlüğün hedeflendiği ve bu yoldan az zamanda çok işler yapılmağa çaba
gösterildiği anlaşılacaktır. Ülkede var olan tüm sosyal ve kültürel
potansiyel, Kemalist devrimin ilkeleri doğrultusunda yeni bir Cumhuriyet
devleti ve toplumu yaratılmağa yönlendirilmiştir. Böylece de, kısa
zamanda büyük kampanyalar ve seferberlikler devreye sokularak, on yılda
yepyeni bir toplum yapısı yaratılabilmiştir. Cumhuriyet'in sonraki
dönemlerinde bu yeni yapılanmanın birçok değişik yansıması siyasal
alanda ortaya çıkmıştır.
Cumhuriyet kuran parti, çok partili demokrasiye geçildikten sonra
sürekli olarak toplumun üçte biri oranında bir oy potansiyeline sahip
olmuştur. Böylesine etkili bir siyasal yapılanmanın gerçekleştirilmesi,
Halk Partisi'nin ayağına giden sosyal ve kültürel etkinleri sayesinde
elde edilebilmiştir. Özellikle soğuk savaşın sona ermesinden sonra,
Türkiye üzerinde oynanan siyasal oyunlara karşılık ve üçte bir
oranındaki ortanın solundaki toplumsal taban varlığını sürdürmektedir.
En sonunda bu tabanı ikiye bölen bir siyasal gelişme olmasına rağmen
gene de, Halk Partisi ve Halkevleri'nin beraberce oluşturdukları,
Cumhuriyet'in toplumsal tabanı, Türk toplumu içindeki her türlü gerici
ve dışa bağımlı siyasal yapılanmalara karşı direnerek varlığını
günümüzde de sürdürmektedir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında gelen bu
siyasal yapılanmanın, Türkiye'yi bölmek ya da şeriat devletine
sürüklemek isteyen emperyalist girişimlere karşı ne denli büyük bir
Cumhuriyet rejimi güvencesi olduğu son yıllarda daha da net olarak
anlaşılmıştır. Halkevleri örgütü, böylesine büyük bir sosyal ve siyasal
yapılanmanın mimarı olarak gösterilebilir.
Halkevleri, bir anlamda hiç bir şeyin olmadığı bir toplum yapısıda, halk
kitlelerine herşeyi götürme çabası olarak nitelenebilir. Halkevleri
girişimi, devrim yönetiminin tek taşla bir çok kuş vurma çabası olarak
da değerlendirilebilir. Yüzyıllar süren imparatorluk döneminden
yokluklarla çıkan Anadolu halkına, kısa zamanda bir çok hizmetin
tekelden götürülmesi gerekiyordu. Cumhuriyeti kuran kadronun aldığı
kararlar, belirlediği politika ve ilkelerin kısa yoldan halk kitlelerine
ulaştırılabilmesi için bir yaygın kitle iletişim ağına gereksinim
bulunuyordu. İşte Halkevleri hem çeşitli hizmetleri merkezden taşraya,
tepeden tabana doğru götürerek, Cumhuriyet rejiminin kitleselleşmesine
katkıda bulunuyor, hem de yeni bir kitle iletişim ağı olarak taban ile
tapa arasındaki karşılıklı iletişim hizmetlerinin yerine gelmesine
yardımcı oluyordu. Hükümet ya da parti yönetimi bir karar aldımı bu, hem
parti örgütü ile hem de Halkevleri ağı ile kitlelere yansıtılıyor,
ayrıca da halkın tepkileri ve istekleri gene Halkevleri şubeleri
aracılığı ile belirlenerek, parti ve devlet yönetimlerine
aksettiriliyordu. Halkevleri, Cumhuriyet'in ideolojik aygıtı görevini
yerine getirirken aynı zamanda da ulusal iletişim aygıtı olarak da görev
yapıyordu. Hükümet ve parti genelgeleri hızla halka bu aygıt aracılığı
ile iletilirken, ülkenin çeşitli bölgelerinde meydana gelen olaylar ya
da istekler hızla, Başkent Ankara'ya aşağıdan yukarıya doğru
yöneltilebiliyordu. Böylece ülkedeki yönetimin daha halkçı ve halkla
bütünleşen bir yapıya sahip olması sağlanabiliyordu. Cumhuriyet'in
kuruluş yıllarında çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan ve ayaklanma
gibi olayların sıklığı anımsanırsa, böylesine bir iletişim ağının
kurulmasını siyasal rejimin sağlıklı işleyebilmesi açısından ne derece
önemli olduğu ortaya çıkıyordu.
Halkevleri'nin Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağımlı oluşturulan hukuksal
statüsü, çok partili demokrasiye geçişin ilk yıllarında kapatılmamasına
neden olmuştur. Demokrat Parti iktidara gelir gelmez, Halk Partisi'nin
tüm malvarlığını devlete aktarmıştır. İlk açılan 14 Halkevin'den Aydın
şubesinin başkanı olan Adnan Menderes, uzun süre Halkevcilik yaptıktan
sonra, başbakan olduğunda ilk yaptığı işlerden birisi olarak
Halkevleri'nin kapatılması olayının gündeme geldiği görülmektedir.
Böylesine büyük bir çelişkinin Türk siyasal tarihinde ortaya çıkması son
derece ilginçtir. Bir anlamda Halkevlerin'de yetişen Adnan Menderes'in,
başbakan olurolmaz ilk yaptığı işlerden birisinin Halkevleri'nin
kapatılması olayı olması üzerinde Türk siyasal bilimcilerinin dikkatle
durması gerekmektedir. Burada Atatürk dönemi ve sonrası arasında ciddi
karşılaştırmalara gereksinme vardır. Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun
sonraki yıllarda, Cumhuriyet karşıtı akımların etkisi altına girmesinin
en açık örneği, Adnan Menderes'in yaşadığ çelişkidedir.
Hamdullah Suphi Tanrıöver'in başanlığındaki Türk Ocağı ekibinin Demokrat
Parti yönetiminde etkin olması Halkevlerinin kapanmasına giden yolu
açmıştır. Aslında Halkevleri kapatılacağına, Cumhuriyet Halk Partisi'ne
bağlı hukuksal statüden çıkartılarak, bağımsız çalışan vakıflar
statüsüne kavuşturulabilirdi ve Kemalist devrimin bu halk ocakları
sonraki yıllarda da eskisi gibi etkin çalışmalarını sürdürebilirlerdi.
Halkevleri'nin bir siyasal partiye bağlı olarak çalımaları kapanmaları
için bir gerekçe sayılamazdı, çünkü o dönemde yalnızca tek bir parti
vardı, o da devletin ve rejimin kurucusu olan ve Kurtuluş Savaşı'nu
yürüten Kuvayi Milliye hareketinin örgüt olan Rumeli ve Anadolu
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin devamı olan siyasal parti idi. Demokrat
Parti'nin bile, rejimi kuran tek partinin içinden çıktığı anımsanırsa,
Halkevleri'nin de kurucu partinin yan organı olarak işlev görmesini
doğal karşılamak gerekecekti. Demokrat Parti, bir reddi miras ile işe
kalkıştığı için, geçmişten gelen çizgiyi kesip atmayı uygun gördü ve
böyle bir aşamada, Halkevleri gibi büyük bir kitle örgütünün kapanmasını
uygun gördü.
Halkevlerini, Köy Enstitüleri ve Millet Mektepleri ile beraber, Kemalist
devrimin, halkla bütünleşen halk okulları olarak görmek gerekir. Çünkü,
bu kuruluşlar aracılığı ile öncü kadro halk kitlelerinin uyanmasını
sağlamak istemiş, onlara çağdaş uygarlığın ışığını bu kuruluşlar
aracılığı ile kısa yoldan götürmek istemiştir. Türk toplumunun
uyanmasını istemeyen karanlık güçler ve emperyalist baskılar, bu üç
kuruluşu da tarihin tozlu sayfalarına doğru sürüklemişlerdir. Sonuçta,
Türk toplumu yeniden dinsel baskının, istismarın ve haksızlıkların öne
geçtiği bir çağdışı toplum olma noktasına doğru sürüklenmiştir.
Emperyalizm, Türkiye'nin olduğu bölgede yeşil kuşaklar oluşturarak,
dinsel baskının öne geçtiği, dinsel içerikli rejimler yaratmağa
çalışırken, Atatürk'ün tam bağımsızlıkçı ve çağdaş uygarlıktan yana olan
siyasal devrimini ortadan kaldırmayı ve Türkiye, bağımlı bir yapıda
sömürge bir ülke olarak yönlendirmeyi tercih etmektedir. Türk toplumunun,
din istismarı ile böylesine bir olumsuz noktaya sürüklenmesini istemeyen
çevrelerin, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi yeni bir Halkevleri
oluşumunu gündeme getirmeleri gerekmektedir. Tıpkı elli ya da altmış yıl
öncesinde olduğu gibi, Anadolu'da çeşitli kültürel kampanyalar ya da
sosyal seferberlikler ile , kitlesel bir heyecan ancak bu yoldan
yaratılabilir. Her geçen gün daha fazla, tekke, zaviye ve tarikatların
denetimine giren Türk halkını yeniden çağdaş uygarlığın ışığına
yönlendirebilecek böylesine olumlu bir atılım, tüm çağdaş dünya
temsilcileri tarafından desteklenmelidir. Avrupa'nın önde gelen ülkeleri
ve tüm Batı uygarlığı, yanıbaşlarında çağdışı bir Türkiye istemiyorlarsa,
yeniden bir Halkevleri atılımının gerçekleştirilebilmesi için
girişimlerde bulunmalılar ve bu konuda çalışanlara yardımcı olmalıdırlar.
Yeni dünya düzeni tartışmaları ile Türkiye'nin hızla bir etnik
tartışmaya sürüklenmesi de, Atatürk'ün ne derece doğru bir değerlendirme
ile Halkevleri modelini seçtiğini göstermektedir. Ülkede var olan tüm
etnik yapı ve kültürler, Halkevleri uygulaması ile geniş bir çatı
altında beraberce yaşama olanağına kavuşuyor ve hiç bir etnik ya da
kültürel yapı dışlanmıyordu. Şimdi ortaya çıkan alt kültürler ya da alt
kimlikler tartışması, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında ve sonrasında
yoktu, çünkü Cumhuriyet Halk Partisi gibi Halkevleri de hepsini, halk
kavarımının geniş boyutları çerçevesinde içine alıyordu. Zamanla,
demokrasiye geçildikten sonra da bu beraberlik uzun süre devam etmiştir.
Ne zaman ki, Sovyetler Birliği dağılmış ve soğuk savaş dönemi sona ermiş,
ortak düşman olan komünizm ya da Sovyetler Birliği'nin tarihe mal
olmasıyla beraber, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede etnik ve dinsel
çatışmalar emperyalist merkezler tarafından, tıpkı Birinci Dünya Savaşı
öncesi dönemdeki gibi kışkırtılmağa başlanmıştır. Çok etnikli bir nüfus
yapısına sahip olan Türkiye'de bu durumdan fazlasıyla olumsuz boyutlarda
etkilenmiştir. Son yıllarda, alt kimlik, üst kimlik tartışmaları ile
Türkiye'nin çok etnikli yapısı uyandırılmağa çalışılmakta ve bu yoldan
ulusal birlik ve bütünlük sarsılmak istenmektedir.
Halkevleri, hiç bir alt kimliği ya da kültüre öncelik verilmeyen halk
merkezleriydi. Halkevlerinin kapısından içeri giren her Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı, etnik ya da dinsel kimliğini vestiyerde bırakır,
salona ondan sonra geçerdi. Kemalist devrim, değişik etnik ve dinsel
yapıları tek bir ulus olarak, ulusal devlet çatısı altında birleştirmeyi
hedeflerken, Halkevlerine de kaynaştırma misyonu düşüyordu. Ayrıcalıksız
ve sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz sözü, Cumhuriyet'in ilk yıllarında
bu amaçla slogan olarak benimsenmişti.Türk-Kürt, Alevi-Sünni,
Çerkez-Arnavut gibi alt kimliklere Halkevleri çatısı altında yer yoktur.
Herkesin alt kimliği ya da kültürü bir kültürel zenginlik olarak
benimseniyor, onlara karşı çıkılmıyor, ama bunlar sorun yapılarak ülkede
bölünmenin tohumları da saçılmıyordu. Halkevleri bu soruna da Türkiye
koşullarında getirilen en gelişmiş çözümdü. Sonraki dönemde
Halkevleri'nin kapatılması, bu sorunların yeniden canlandırılmasına
giden yolu açmış ve yirminci yüzyılın son yıllarında Türkiye
Cumhuriyeti'ni yeniden bölünmenin ve dağılmanın eşiğine getirmiştir.
Atatürk'ün Cumhuriyeti, kuruluş ilkelerine uygun olarak, gelecek
yüzyılda da varlığını korumak istiyorsa, yeniden Halkevleri türü bir
örgütlenmenin yollarını aramak zorundadır. Aksi takdirde, bölücülük ve
şeriat devleti eğilimleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırmanın
yollarını aramaya devam edecekler gibi görünmektedir. Siyasal partilerin
ötesinde bir sosyal ve kültürel örgütlenme, toplumun dağılmakta olan
yapısını yeniden toparlayabilecektir. Halkevleri modelinin yeniden
devreye sokulmasında büyük ulusal yarar vardır.
|