|
Dr. Mustafa TATCI
2005
Atatürk'ün Misyonu
Büyük ulusların tarihinde, o ulusun, hatta dünyanın kaderini değiştiren
kahramanlar vardır. Bunlar daha çok kriz zamanlarında ortaya çıkarlar.
Büyük kahramanlar, ulusların hayatî dinamiklerini kendi benliklerinde
toplayarak felâket anında yeniden doğuşun mucizesini gösterirler. Onlar,
âdeta hususî bir talihle doğmuş, ulusların kaderini yüklenmiş, bu kaderi,
bir "ulusal sır" gibi vicdanlarında taşıyan "misyon" sahibi büyük
aksiyon adamlarıdır.
İşte, Atatürk, son çağ Türk ve dünya tarihinde ortaya çıkmış, tarihin
akışını değiştirmiş, bir devir kapatıp-açmış bir liderdir. Ve hiç
mübalâğasız denilebilir ki, Atatürk, müstesna yaratılmış bir şahsiyettir.
Türk ulusu, Atatürk'ün gerçek şahsiyetini ne kadar benimsediyse, onu
toplum şuurunda ve şuuraltında bir çeşit efsane-varlık hâline de
getirmiştir. Yaşarken ve ölümünden sonra milletimizin ona verdiği
hüviyet, tıpkı Oğuz Kağan yahut Malazgirt kahramanı Alparslan gibi,
gerçek bir insanınkinden çok, efsane bir kahramanın hüviyetidir. Bu
efsane kahraman, Türk ulusunun sosyal psikolojisi bakımından ayrıca
önemlidir. Dolayısıyla Atatürk, tarihimizin içinden kopup gelen "Alp" ve
"Gazi" tipinin bir devamı, hatta son mükemmel örneğidir.
Bununla beraber, objektif olarak bakılınca görülecektir ki, tarihimizin
içinden kopup gelen bu efsanevî liderin arkasında, yirminci yüzyıl dünya
tarihinin en önemli hadisesi, batan bir cihan imparatorluğu ve doğan
yeni bir "ulusal devlet" vardır. Modern Türkiye Cumhuriyeti! İşte
Atatürk'ün hayatı ve aksiyonu, Türk tarihinin bu batış ve doğuş
merhaleleri arasından tarihin yeni bir şafağı gibi ortaya çıkmıştır.
M.Kemal Atatürk, pek çok vasfı olmakla beraber, özellikle, askerî -
siyasî deha ve misyonuyla dikkat çekmektedir. Onun bizzat kendisinin
kaleme aldığı eseri "Nutuk" incelendiğinde, misyonu apaçık görülecektir.
Nedir bunlar?
Her şeyden önce Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve yeni Türkiye'ye şekil
veren, dün olduğu gibi, bugün ve yarın da Türkiye'yi yaşatan ve
yaşatacak olan temel fikir ve prensiplerin sahibidir. Bu yönüyle o,
doktriner bir karakter ve inkılâpçıdır. Özellikle, bir
imparatorluğunenkazından modern bir toplum ve devlet yaratan Atatürk,
karşımıza büyük bir komutan, devlet adamı, askerî, siyasî ve fikrî
otorite olarak çıkmaktadır. Nihayet Atatürk, monarşiden cumhuriyete,
yani ulusal devlet rejimine geçişi sağlayan kişidir. İşte Atatürk'ün
dehası, onun bu saydığımız aksiyoner karakterinde gizlidir. Hayatını
incelediğimizde, büyük önderin iki fikrî safhasının olduğu görülecektir.
Bunlar, Türk İstiklâl Savaşı esnasında oluşan askerî ve siyasî fikirler
safhasıyla ; Türkiye'nin ulusal ve çağdaş bir devlet hâline gelmesiyle
alâkalı fikirler safhasıdır. Onun geçirmiş olduğu bu iki fikrî safha,
tabiatıyla birbirini tamamlar. İstiklâl Harbi, âdeta Atatürk'ün
vicdanındaki hürriyetçi, ulusal hâkimiyet anlayışını tebarüz ettirmiştir.
Daha sonraki görüşleri bu temel düşüncenin üzerine inşa edilmiştir. Bir
konuşmasında şöyle diyor:
"İstiklâl Savaşı'nın çeşitli cephelerinde kazanılmış olan zaferler,
Türkiye'nin çağdaş medeniyet meydanında kazanacağı zaferlerle
tamamlanmadıkça Türk milletinin tam, hür ve müstakil olması mümkün
değildir."(Nutuk). Türkiye'de medeniyet meselesi hâlledilmedikçe, hiçbir
problemin çözülemeyeceği düşüncesi, Büyük Önder tarafından sık sık
tekrar edilmiştir.
Türk İstiklâl Savaşı, yalnız Atatürk'ün hayatında değil, Türk ulusunun
da tarihinde âdeta bir mucizedir. Bu savaş, Türk'ün bütün imkânlardan ve
savunma vasıtalarından mahrum bırakılsa bile, başında kendisine inanan
ve kendisinin de inandığı bir lider bulunduğu takdirde nasıl bir iman,
azim ve fedakârlıkla kendisini kurtaracak imkân ve vasıtaları
yaratabildiğini dünyaya ispat etmiştir.
Türk ulusunun vicdanında bulunan hürriyet, vatanseverlik ve kahramanlık
duygularını çok iyi sezmiş olan M.Kemal Atatürk, İstiklâl Savaşı denen
mucizeyi gerçekleştirirken kendine göre bazı yöntem ve prensipler
uygulamıştır.
Karşısında parçalanmış bir vatan, yorgun ve uçurumun kenarında bir ulus
vardır. Bu ulusu harekete geçirmek için her şeyden evvel "ulusal birlik
ve beraberlik" sağlanmalıdır. Ulusa dayanmadan, birlik ve beraberlik
sağlanmadan, bütün maddî ve moral güçler birleştirilmeden, yaşama
kabiliyetini canlı tutmadan başarılı olmak imkânsızdır. Atatürk bu
görüşünü;
"Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
şeklinde dile getirmiştir. Fakat bu azim ve karar,tek başına yeterli
değildir. Hâkimiyet iradesi ve kurtuluş kararı, ancak mükemmel bir
organizasyon ile sağlanabilirdi. Yine bunun içindir ki, Atatürk; "Yalnız
fikirler ve nümayişler (gösteriler) büyük gayeleri hiçbir zaman
kurtaramaz.Bunlar ancak milletin bağrından fiilen doğan ortak kudrete
dayanırsa kurtarıcı olur."(Nutuk) demektedir. İşte, "Kuvâ-yı Milliye
ruhu" denilen ruh budur. Bu ruhla ulusal birlik sağlanmış, ulusal bir
devletin temeli atılmıştır.
Atatürk'ün prensiplerini dikkatli incelediğimiz zaman şu da görülecektir:
Ulusal varlığı tehlikeye düşmüş bir toplum, aldatıcı ve uyuşturucu
politikalarla, izmlerle yahut dış güçlere dayanarak değil, ulusal
benliğimizden çıkan ve ulusun kendi egemenliğine dayanan düşüncelerle
kurtarılabilir.
Bilindiği üzere, 20. yüzyılın başında dünyada imparatorluklar çağı sona
ermiş, ulusal devletler çağı başlamıştır. Ulusal devlet, meşruiyetini
tek kişinin otoritesinden değil, ulusun kendisinden alan bir siyasî
birliktir. Atatürk'ün kurmuş olduğu devletimizin temeli de ulustur.
BüyükNutku'nda, kendisini ömrü boyunca "Millî hâkimiyetinen sadık bir
kulu " (Nutuk) kabul eden büyük Önder'e göre "Hâkimiyet hiçbir
mânâ,hiçbirşekilvehiçbir renkte ve rehberlikte paylaşma kabul etmez!
Unvanı ne olursa olsun, hiç kimse, bu milletin mukadderatına ortak
çıkamaz." Onun içindir ki, büyük felâketler ve fedakârlıklar pahasına
kurtarılmış hürbir vatanda kurulacak devletin şekli Türk'ün karakterine
uygun demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Atatürk'ün "tabiî ve
kaçınılmaz bir tarihî akış" dediği vakıa, sonunda saltanat ve hilâfetin
de kaldırılarak, tam bağımsız "Türkiye Cumhuriyeti"nin kurulmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti demek, Türk devletinin ve ulusunun, mukadderatında
yalnız kendi iradesinin hâkim olması demektir. Atatürk, bizden bu
fikrinin devamını ve dolayısıyla cumhuriyetin korunmasını isteyen pek
çok mesajlar vermiştir. Yine Atatürk'e göre, cumhuriyetin temel kurumu,
ulusal iradenin tecelli ettiği yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.
Atatürk'ün yakınında bulunan Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyetimizin banisini
tanıtırken şu veciz sözü söyler: "Meclissiz yaşamayı aklı almayan bir
yirminci asır lideri!"
Atatürk'e göre, millî mücadele Meclis ile kazanılmış, Cumhuriyet'i
Meclis kurmuş, inkılâpları da Meclis yapmıştır. Onun bizden istediği,
kendisinden sonramiras bıraktığı siyasî rejimi korumak ve geliştirmektir.
Ulusumuzun bekası ve saadeti için bu şarttır. Büyük "Nutuk"ta şöyle
diyor;
"Milletimizin kuvvetli, mes'ut ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin
tamamen millî bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin iç teşkilâtımıza
tamamen uyması ve dayanması lâzımdır." O, ulusal siyasetten şunu anlar;
"Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak,
varlığımızı korumakla, millet ve memleketin hakikî saadeti ve refahına
çalışmak, aşırı ihtiraslar peşinde milleti oyalamamak ve ona zarar
vermemek. Medenî dünyadan, medenî ve İnsanî muamele ve karşılıklı
dostluk beklemektir."
Atatürk'ün aksiyoner doktrininde en son safha, "Atatürk İnkılâpları"
dediğimiz reformlar bütünüdür ki, devletimiz, kuruluşunun, varlığının ve
devamının fikir ve hareket kaynağını bu reformlardan almaktadır. Bunlar;
cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve
inklâpçılık başlığı altında toplanan fikrî bir zemine dayanmaktadır.
Reformlar, lâiklikten; gerçekte bir düşünce ve zihniyet sembolü olan
şapka inkılâbına kadar diğer bütün yenilikler, Türkiye'nin iki yüzyıllık
uygarlık mücadelesini sonuçlandıran ve kesin hedefine yönelten çağdaş
bir uygarlık sistemi teşkil eder.
Atatürk'ün işaret ettiği bu uygarlık anlayışı, Türk ulusuna, ulusal
benliğini, ulusal birliğini, ulusal karakterini kazandırma, kendisine
güven duymayı öğretme, çağın teknik imkânlarından yeterince yararlanma
esaslarına dayanmaktadır. Yenilik hareketlerinin özü, kurulan devleti
ayakta tutacak ulusal yapıyı oluşturmaktan ibaretti. Gerçekten büyük
Atatürk, bu yapıyı oluşturmuştur. Fakat o, bununla kalmıyor, gelecek
nesillere başka hedefler gösteriyordu. Asıl hedefe yürüyüş, ulusal yapı
inşa edildikten sonra başlayacaktı. İşte bunu büyük önder,
cumhuriyetimizin on yıllık bir muhasebesi olan "Onuncu Yıl Nutku"nda
veciz bir şekilde dile getirmiştir;
"Türklüğün büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki
inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi
doğacaktır."
Burada kısaca özetlediğimiz fikir ve prensiplerine
göre Atatürk'ün, psiko-anatomisini şöyle özetleyebiliriz: O önce bir
komutan, siyasî bir deha ve nihayet ileriyi gören bir fikir adamı olarak
karşımıza çıkmaktadır. Kesin bir irade, şaşmaz bir sezgi, yanılmayan bir
muhakeme kudreti, sarsılmayan bir otorite ve disiplin, Atatürk'ün
karakteristik vasfıdır. Bu vasıflar göz önüne alınınca derhal hükmedilir
ki, Atatürk sosyolog M.Weber'in "karizmatik lider" dediği tipin en
mükemmel örneğidir. Bu karizmatik lider, ömrü boyunca kendisini ulusunun
içinde ve ulusuyla beraber hissetmiştir. O, savaşlardan inkılâplarına
kadar ne yaptıysa, Türk ulusunu kendi içinde ve dünya karşısında
haysiyetli, hür, müstakil, büyük ve modern bir ulus olarak yaşatmak için
yapmıştır. Türk olmanın şuuru ve gururu, onun için her zaman tükenmez
bir ilham kaynağı olmuştur.
Şimdi bugün bize düşen, Atatürk'ün
fikirlerini, şahsiyetini, doktrin ve aksiyonunu yeniden düşünmek,
gafletten, tembellikten uyanıp, yeniden onun gösterdiği yolda ve hedefte
kuvvetlenip, devlet ve ulusumuzun bekası, çağdaş bir seviyeye yükselmesi
için azimli ve kararlı olarak çalışmaktır.
|