 |
 |
 |
| |
|
ATAM SANA MİNNETTARIZ
"Anaların
bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün
anaları için evsaf-ı lazımeyi haiz evlat yetiştirmek, evlatlarının bugünkü hayat
için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek evsafın hamili olmaya mütevakkıftır.
Binaenaleyh kadınlarımız, hatta erkeklerimizden çok münevver, daha çok feyizli,
daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa..."
"Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere
yükselmeye layıksın."
"Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti,
Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle inkişaf
eder."
"Çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade
etmeye teşvik etmeliyiz. Böylece hem onların hatalarını düzeltmek imkanı bulunur,
hem de ileride yalana ve riyakar olmalarının önüne geçilir. Ancak bu suretledir
ki, çocuklarımız ülkede yararlı birer vatandaş ve mükemmel bir insan olurlar."
"Dünyada
her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en
hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir,
dalalettir. Bir millet san'attan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik
olamaz."
"Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat membalarını kadınlarımız işlemiştir.
Memleketin esvab-ı mevcudiyetini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız
olmaktadır. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin
kaabiliyet-i hayatiyesini tutan hep kadınlarımızdır."
|
Eşi
Latife Hanım ile çok özel diyaloğu
İşte gene yatakta ve
ağlıyor. Mustafa Kemal ise merak ve üzüntü içinde onu seyrediyor. O gece
unutulabilir mi? Sonra, Mustafa Kemal yanına oturup, saçlarını,
yanaklarını okşamıştı. Henüz soyunmamış,gömleğinin kolları sıvalı, usulca
sesleniyordu ona: - Latife, Latife, kızım neden ağlıyorsun? - Bana
kızdınız! Çok kızdınız. - Neden kızmışım ki çocuk? - Kızdınız. Yazı
odanızı değiştirdim diye. Gülüyor Mustafa Kemal: - Aa, bak bu doğru.
Kızmadım da üzüldüm. Bak canım, ben yaşadığım yerin eşyasını kendi
ellerimle düzeltmek istiyorum. Alıştığım şeylerin yer değiştirmesini
sevmiyorum. Aradığım şeyi aradığım yerde bulamamak beni kızdırıyor, daha
doğrusu sıkıyor. Sıkılıyorum. Sen ise gene, bütün o patırtıyı, bana
sormadan yaptın, bir danışsaydın... Latife'nin bütün anlayış kapıları
kapalıydı gene. Yatağında doğruldu, artık ağlamıyordu, hatta kafa
tutuyordu Paşa'ya. - İntibak güçlüğü bu, iyi bir şey değil seninki, diye
karşılık verdi bu yüzden. Kavga etmemeye kararlı olan Mustafa Kemal'in
yanıtı açıktı: - Olabilir. Ama ben, bütün güçlüğüne rağmen bir yere
intibak ettiğim zaman artık o düzen hiç bozulmasın istiyorum, bunu
anlayabiliyor musun? - İyi. Demek ki, benden önce kimler, neler
yaptılarsa bu köşkte, bırakalım senin düzenin öyle kalsın, bunu mu demek
istiyorsun, Mustafa Kemal karısının çenesini sabırla okşadı: -
Latifee.. Yoksa bütün gayretler, bu isyanlar senden öncekilerin
yaptıklarını yok etemek için mi? Bu soru genç kadını fena kıstırmıştı,
ne cevap vereceğini bilemedi birden, bozulmuştu. - Ne hakla benimle
böyle konuşuyorsun Kemal? diye parladı. - Bak, dedi Mustafa Kemal, senin
bu 'Kemal' hitabın da sana ait bir tavır. - Senden önce beni hiçbir
kadın Kemal diye çağırmadı, bunu biliyor muydun? - Sen benim kocamsın,
bu benim hakkım ama. - Anlıyorum.. Ne var ki insanlar özellikle, benim
gibi biri ile evlenince bazı haklarından vazgeçmeye mecbur oluyorlar. -
Evet. Ben de şimdi anlıyorum ki.. Evlilik çok güç bir sanatmış meğer -
Hele benim gibi biri ile olunca? - Yoo öyle bir şey demedim. - Peki,
şöyle diyelim; evlilik asıl benim gibi insanlar için zormuş. Çok,
gerçekten çok zormuş. - Bu bir şikayet mi? - Hayır, asla! Ama bir
şeyi anlamaya çalış. Çok gençsin, çok başına buyruk büyümüşsün. Çok
şımartılmışsın. Ama şimdi sen bir Cumhurbaşkanı karısısın! - Ama bakın,
benden önce bu işleri denemiş, yaşamış bana da rehberlik edecek hiçbir
örnek yok önümde. - Yaa.. İşte böyle, hakkaniyetli, yumuşacık bir kadın
olduğun zaman.. Sana doyum olmuyor Latif. - Şimdi de bana kur mu
yapıyorsun? - Yapamaz mıyım? - Ne demek? Ama, önce bir şey soracağım
şu Kömürcü Hafız kim? Mustafa Kemal, konunun hiç de olmadık bir biçimde
değişmesine şaşırmıştı. - Nereden geldi şimdi aklına? - Hiç
çıkmıyor ki.. Hani geçen akşam o külüstür Oda Orkestrası'nı yemek müziği
yapsın diye köşke getirtmiştim de.. Dişini sıka sıka, on, onbeş dakika
ancak dayanmış, sonra emir vermiştim: 'Yahu yok mu şu Kömürcü Hafız'ın bir
plağı? Getirin de gramofonda onu dinleyelim bari!' diye. - Sen de bu
yüzden bana darılmıştın. - Kızmıştım! Çünkü yine yaptığımı beğenmemiş,
yine beni herkesin yanında mahçup etmiştin. - Neden? O emir benim
insiyaklarımın sesiydi. Doğruydu ve bana göre haklıydı. Nezihe Araz
( Mustafa Kemal'le 1000 Gün )
Kemalizm ve Türk Kadını
Cumhuriyet'in ve devlet idolojisinin kurucusu M. Kemal
Atatürk'ün söylevleri, Kemalist reformların söylemsel çerçevesinin
temelini oluşturmaktadır. Söylevlerinden, Atatürk'ün kadınlara yeniden
üretim güçleri olarak büyük önem verdiği bellidir. Söylevlerden,
Atatürk'ün kadınları hem olumlu, hem de olumsuz etkileri olan bir
toplumsal güç olarak algıladığı anlaşılıyor. 1923 yılındaki bir
konuşmasına, 'Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir,' diyerek
başlar. Atatürk'ün kadınların toplumsal katkılarını kabul etmesi,
kadınların toplumsal değişim için kullanılabilecek potansiyel bir güç
olarak görmesine neden olmuştur. Atatürk konuşmasını şöyle sürdürür:
'Binaenaleyh bizim heyeti içtimaiyemiz için ilim ve fen lazım ise bunları
aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın iktisap etmeleri lazımdır...
Bir heyeti içtimaiye, cinsinden yalnız birinin icabatı asriyeyi
iktisap etmesi ile iktifa ederse o heyeti içtimaiye yarıdan fazla zaaf
içinde kalır.'
Ancak bu eşitlikçi ifadelerin ardından Atatürk,
analığı kadının en önemli işlevi ve erdemi olarak vurgular. Daha sonra,
kadınların eğitimini onlar için bir hak kendi başına bir amaç ya da
kadınları özgürleştirmek için, bir araç olarak değil, gelecek erkek
kuşakların daha iyi yetiştirilmesi için, çocuk bakımının kalitesini
geliştirmenin yöntemi olarak savunur. Kendi deyimiyle: 'Kadının en büyük
vazifesi analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu
düşünülürse bu vazifenin ehemmiyeti layıkıyla anlaşılır. Milletimiz
kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünün levazımından biri de
kadınlarımızın her hususta yükselmelerinin temindir. Binaenaleyh
kadınlarımız da alim ve mütefennin olacaklar ve erkeklerin geçtikleri
bütün derecatı tahsilden geçeceklerdir. Sonra kadınlar hayatı içtimaiyede
erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin muin ve müzahiri olacaklardır.'
BERABER YÜRÜMEK 'Beraber yürümek' işbirliğini ima eder, ama
kadın ve erkeğin mutlaka aynı sorumluluklara sahip olacağı anlamına
gelmez. Burada cinsler arasında bir işbölümü, vazgeçilmez olmasa bile
kaçınılmaz görülmektedir. Kadının birincil işlevi analık olunca, 'bilgili
kadınların' bilgilerini önce evde uygulamaya koymaları beklenmektedir. Ne
de olsa, diğer bir konuşmasında söylediği gibi, 'erkeğe ilk öğüt ve
eğitimini veren, ona ilk anne telkininde bulunan kadındır'. Bu alıntıdan
anlaşıldığı gibi, Atatürk erkeklere merkezi bir önem atfetmekte, kadınlara
ise modernleşme sürecinin dolaylı hızlandırıcı olarak periferal bir rol
biçmekte, öngördüğü modern toplumda ana olmanın kadınlar için ek ve daha
ileri nitelikler gerektirdiğini vurgulamaktadır: 'Zaman ilerledikçe, ilim
terakki ettikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe, hayatın, asrın
bugünkü icabatına göre evlat yetiştirmenin müşkiliyatını biliyoruz.
Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit
değildir. Bugünün anaları için evsafı lazimeyi haiz evlat yetiştirmek,
evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek
evsafın hamili olmaya mütevakkıftır. Binaenaleyh kadınlarımız hatta
erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya
mecburdurlar. Eğer hakikatten 'milletin anası' olmak istiyorlarsa böyle
olmalıdırlar.' Birçok milliyetçi önder gibi Atatürk de eğitime dönüştürücü
gücünden dolayı önem vermiş, geleneksel düşünce yapısını modern, laik
kafalara dönüştürmenin en etkili yolu olarak eğitimi öngönmüştür.
Sürekli çalıştığından az uyurdu
Uykunun
dostu da değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar dışında, sabah
güneşi görmeden yatağa girmezdi, uyumazdı. Uykuda geçidiği zamana acırdı.
Bir defasında bana demişti ki: Hayat pek kısa. Çocuklar okul bunun bir
kısmını alıyor. Geriye kalanı uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek
ve istirahat verecek haplar icad edilse... (Cevat Abbas) BAZEN
FLORYA'DA Küçük mütevazı bir sandalla denize açılırdı. Kürekleri
kendi çekerdi. Ağır ağır kürek çekişi pek bir metodluydu. Gün olur ki bir
saatten fazla halk arasında yüzerdi. (1935 yazı) EVLİLİĞİ İKİ BUÇUK
YIL SÜRDÜ Atatürk, Latife Hanım ile evlendikten sonra, Halide
Edip'e şunları söyledi: 'Hanımefendi çok güzel olsa zaten ben almazdım.
Ben kıskanç bir erkeğim. Zekasını, bilgisini ve terbiyesini beğendim.
Boynundaki küçük bir çerçevede benim resmim var. Galiba bana
aşık...' SABAH KAHVALTISI YAPMAZDI Çankaya'da; Dolmabahçe'de,
Florya'da, Yalova'da, nerede olursa olsun sabahları uykudan kalkar kalkmaz
divanın üzerine geçerler, orada sigara ve kahve içerlerdi. Sabah
kahvaltısı ile başları hiç hoş değildi. Sigarasını helezonvarı dumanlarını
dalgın dalgın takip ettekleri zaman kendilerinin bir plan yaptıklarını
anlardık. (Kılıç Ali)
Namık Kemal gibi
yazardı...
Atatürk'ün dikkate çarpan en önemli özelliği
konuşma zevki ve merakı ile renkli, neşeli ve sade anlatış uslubuydu.
Mustafa Kemal yazarken, Namık Kemal'i, konuşurken Yahya Kemal'i
hatırlatırdı. Sohbetler ve meclisler adamı olduğu belliydi. Fakat bir
bakışı veya sözüyle, insanların arasından kendi isteği kadar uzaklaşıp,
ayrıldığı da hissediliyordu. O gerçekte büyük görevlerin ve
sorumlulukların adamıydı. Bu gerçek karakteri, eğlence akşamlarında bile
çok defa bütün gece yanından ayrılmıyordu. Zihni daima bir düşünceye
takılıydı. Fakat dalgalar gibi köpürmeksizin durmayan o mizac, tehlikeli
de olsa iyi ki böyle bir denge kurabilmişti. (Falih Rıfkı Atay-
Çankaya)
EN SEVDİĞİ MEYHANELER Yeniköy
yakınlarındaki sevimli küçük Rum meyhanesiyle Beyoğlu'ndaki Cumhuriyet
Meyhanesi onun en sevdiği mekanlar arasındaydı. Cumhuriyet'te masası daima
5 numaraydı.
BİLARDO VE TAVLADA BİRİNCİ Yemeklerden
önce, bilardo oynamayı çok severdi. Çok iyi oynardı da. En büyük rakibi
İnönü, Meclis Başkanı Özalp, Milli Savunma Vekili Arıkan'dı. Tavlada ise,
Salih Bozok. Tavlayı da bilardoyu da çok iyi oynardı.
ELİ SIKI
OLARAK TANINIRDI Bir akşam ben, Şükrü Kaya ve Ruşen Eşref Atatürk
ile yalnız kalmıştık. Aramızda bir tertip yaptık. Atatürk'e hediye gelmiş
saatlerden birer tane almak istiyorduk. Eski köşkteydik, konuştuk,
neşelendik ve meseleyi açtık. Pek ciddi 'Bu akşam başka' dedi. 'Üç
arkadaşımsınız. Ne çıkar saatten. Fakat insaf ediniz, kalabalık olduğunuz
zamanlar, herkese nasıl saat bulabilirim.' Bu müjde üçümüze ilham verdi ve
Atatürk'ü keyiflendirmek için elimizden geleni yapmaya başladık.
Yardımcısını çağıran Atatürk, saatleri getirmesini istedi. Aradan zaman
geçiyor, ancak saatler bir türlü gelmiyordu. Biz bu arada Atatürk'ü
keyiflendirmek için elimizden gelin yapmaya devam ediyorduk. Pek güzel bir
gece geçiren Atatürk, 'Vakit geç. Sizin de, benim de yarın işlerimiz var.
Saat meselesini başka zamana bırakalım' demesin mi? Biz onu
eğlendirdiğimiz kadar, o da bizi oyalamıştı. (Falih Rıfkı
Atay-Çankaya)
... VE ATATÜRK Kendi soyadı ona biraz
yardımla Saffet Arıkan'ın armağanıdır. Saffet'in bulduğu soyadı Türkata
idi. Mecliste hayli tartışıldıktan sonra daha ahenkli ve manalı olan
ATATÜRK şeklini aldı. (Falih Rıfkı Atay-Çankaya)
"Beyler, uygar bir
ulusun anaları ve kızları böylesine gülünç ve bayağı bir tutum alırlar
mı?" Atatürk'ün modernleşme anlayışında, eğitimin yanı sıra,
Batılılar'a benzer biçimde giyinmek de önem taşıdığı için kendisi,
erkekler için giyim kuralları getirirken, kadınların giysi ve
görünümlerinde değişiklikler için de önerilerde bulunmuştur. O günkü kılık
kıyafet ve bunların simgelediği şeylerden hoşnut olmadığı, 30 Ağustos 1925
tarihinde Kastamonu'da yaptığı konuşmada açıkça gözlenir: 'Bazı yerlerde
başlarını bir kumaş parçası, eşarp ya da öyle bir şeyle örterek yüzlerini
ve gözlerini kapatan kadınlar görüyorum; yanlarından bir erkek geçtiği
için zaman ona arkalarını dönüyor ya da yere oturup kapanıyorlar. Bu
davranışın anlamı, açıklaması nedir? Beyler, uygar bir ulusun anaları ve
kızları böylesine gülünç ve bayağı bir tutum alırlar mı? Bu, ulusumuzu
küçük düşüren bir durumdur. Derhal düzeltilmesi
gerekir.'
Batılılar'ın Türk kadınının örtünmesini bir cehalet
durumuyla özdeşleştirebileceklerine ilişkin kaygılarını başka
konuşmalarında da dile getirmiştir. Örneğin, 31 Ocak 1923'te İzmir halkına
yaptığı konuşmada bu konuya değinir: 'Kasaba ve şehirlerde ecanibin nazarı
dikkati en çok şekli tesettür üzerinde tesebbüt ediyor. Buna bakanlar
kadınlarımızın hiçbir şey görmediklerini zannediyor. Mamafih icab-ı din
olan tesettür, kısaca ifade etmek lazım gelirse, denebilir ki kadınların
külfetini mucip ve muhalifi adap olmayacak şekl-i tessettür kadını
hayatından, mevcudiyetinden tecerit edecek bir şekilde
olmalıdır.'
Atatürk'ün Avrupalılar'ın Türk kadınını nasıl
algıladığı konusundaki duyarlılığı, 21 Mart 1923'te Konya'da Kızılay Kadın
Kolu'na yaptığı konuşmada en açık biçimde sergilenmektedir: '...
Kadınlarımızın bu kadar fedakarlığına, kadınlarımızın bu kadar hizmetine,
erkeklerden hiçbir yerde geri kalmayan bu kadar ehliyetlerine rağmen
düşmanlarımız ve Türk kadınının ruhunu bilmeyen sathi nazarlar
kadınlarımıza bazı isnadatta bulunmaktadır. Kadınlarımızın hayata atılane
yaşadıklarını, ilim ile, irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayatı
medeniye ve hayatı içtimaiye ile alakadar olmadıklarını, kadınlarımızın
her şeyden mahrum kaldıklarını, onların Türk erkekleri tarafından,
hayattan, dünyadan, insanlıktan,uzak tutulduğunu söyleyenler vardır...
Muhterem hanımlar, düşmanlarımızı aldatan bu manzarai hariciye
bilhassa kadınlarımızın şeklinden, tarzı telebbüsünden ve sureti
tesettüründen neşet ediyor.'
Kadınların hayran olduğu
adam...SARIGÜL O birçok kadının düşlerini süsledi. Şık ve bakımlı
haliyle saray kadınlarının bile kısa sürede dikkatini çekmişti. Ona kendi
aralarında isim takmışlardı: SARIGÜL..
Padişah Vahdettin'in kızı
Sabiha Sultan bile, o kadar talibi varken, Mustafa Kemal'e gönül vermişti.
Üvey annesinin kızı, Fikriye Hanım, 16 yaş küçük olduğu Mustafa Kemal'e
'Ağabey' diye hitabederdi ama, hayranlığı gözlerinden okunurdu. En sevdiği
şey, paşaya piyanoda Rumeli türküleri çalmaktı. 'Manastırın içinde var bir
havuz...' Hastalanıp tedavi için yurtdışına gitti. Sonra gazetede sevdiği
adamın Latife Hanım ile evlendiğini okudu. Yaşam artık onun için
anlamsızdı. Sevdiği adama armağan aldığı sedef kakmalı tabancayı tam
yüreğinin ortasına dayadı...
MERHABA DENİZ Başlıca
zevklerinden biri motor veya çanatanayla boğaz gezintisi yapmaktı.
Yalıları sıyırarak geçerdik. Halkın eğlendiğini görmek zevklendirirdi.
Bazen mesela Kalamış koyunda motorunu kayıklar arasında durdurur. Deniz
seyrancıları ile haşır neşir olurdu. Güverteden selam verirdi.
EN SEVDİĞİ YEMEK OMLET Hiç yemek seçmezdi. Tek başına
sofraya oturmaktan hiç hoşlanmazdı. Bir arkadaş topluluğu misafir veya
davetli topluluğu ona adeta iştah verirdi. Çocukluk günlerinden beri
sevdiği dört yemek vardı. Kuru fasulye, karnıyarık, omlet, pilav.
Özellikle omlet. Karnıyarık ile pilavı karıştırarak yerdi. Acıktıkları
zaman ilk aklına gelen omlet olurdu. Gece yarısı kalkıp bizzat mutfağa
giderek, orada oturup, ahçıya omlet yaptırıp yedikleri çok olmuştu. (Kılıç
Ali)
KÖPEĞİ FOX'U ÇOK SEVERDİ Sofya'dan Derne cephesine
kadar köpeklerini yanında götürmüştü. Fox da kendisine pek bağlıydı. Hatta
bir gün Osmanlı devrinden kalma bir vali, Atatürk'ün huzuruna gelince,
yerden kandilli temenna etmeye kalkmıştı. Fox bunu sevgili efendisine bir
fenalık sanarak, valinin üzerine atılmış, yere yuvarlamıştı. Atatürk pek
mahcup olmuştu.
TİTİZDİ Sevdiği şeylerden biri de bir
misafir grubuyla dost evleri ziyareti. Arkadaşlarının, hatta uzaktan
tanıdıklarının yeni yaptırdıkları evlerini mutlaka banyosundan mutfağına
gezer, fikirlerini söyler, lazım gelen tadilata işaret ederdi. Duvarda
asılı levha veya resimlerde eğriliği affetmezdi. Kendi eliyle düzeltirdi.
Merakı buydu.
|
|
|
 |
 |
|
|