AYDINLANMA FELSEFESİ, DEVRİMLER VE ATATÜRK

Prof.Dr. Macit GÖKBERK
Cumhuriyet Gazetesi Kültür Yayınları
Ağustos 1997

....

II. OSMANLI DEVLETİN'İN ÇÖKÜŞÜ ve ATATÜRK'ÜN DEVRİM ANLAYIŞI

Batı felsefesinin başlamasına değin geri giden (MÖ altıncı yüzyıl ) , bin yıllık ortaçağ boyunca arka plana çekilen, Rönesans'la tarih sahnesinde yeniden görünen aydınlanmayı idesi bakımından doruğa ulaştıracak on sekizinci yüzyıl başlarken, Osmanlı Devleti'nin de sonunda çöküntüye varacak eri çekilmesi başlamıştı. Oysa bu yıllar İngiliz Aydınlanması'nı, bu çığır Kara Avrupasına İngiltere'den geçtiği için de dolayısıyla Avrupa'daki aydınlatmayı başlatan John Locke'un yaşayıp çalıştığı, düşüncelerini yaydığı (1632-1704 ) yıllardır. John Locke, on sekizinci yüzyıl aydınlanmasının başında yer alır, çünkü yazılarıyla düşünme özgürlüğünü ve eylemlerimizi akla göre düzenlemek anlayışını en geniş ölçüde yayan ilk düşünür odur. Locke, ömrü boyunca klasik aydınlanmaya özgü ilkeleri savunmuştur: Birey özgür olmalıdır, akıl yaşamın kılavuzu yapılmalıdır, kültürün her alanında-dinde, devlette, bilim ve eğitimde-gelenek ve otoritenin her türlüsünden kurtulmalıdır. Locke'un devlet felsefesi, siyasal liberalizmi hazırlamıştır; Hıristiyanlığın akla uygun olduğunu göstermeye çalışan yapıtı doğal dine yol açmıştır; eğitim konusundaki düşünceleri ussal-doğal olan bir pedagoji çığırını başlatmıştır. Bütün bu gelenek şemalarından kurtaran düşüncelerini de Locke açık ve anlaşılır bir dille yazar. Bilimsel olmaktan çok yetiştirici, eğitici olan yazılarında, okuyanı bilime dayanan bir yaşam görüşü üstünde aydınlatmak; bu bakımdan onda belli kanıları yerleştirmek; kuruntularını, önyargılarını sarsıp onu olguları yalın ve nesnel bir biçimde görmeye alıştırmak göz önünde bulundurulur.

A. Osmanlı'nın Yoksun olduğu Üç Ana Öğe

O sıralarda ulaştığı sınırların hemen yanı başında olup biten bu gelişmelerden habersiz, onlara kapalı kalan Osmanlı Devleti ise, aydınlanmaya tümden ters düşen tutumunu daha uzun yıllar sürdürecektir. Teokratik, totaliter bir devlet düzeni içinde; dine dayanan bir dünya görüşünün değişmez önyargılarıyla düşünüp eyleyen duruk Osmanlı toplumu, ancak on sekizinci yüzyıl boyunca uğradığı yenilgiler dizisiyle sarsılınca, karşısındaki gücün üstünlüğünü sezmeye başladı. Bundan sonra da bu üstünlüğün nerden ileri geldiğini anlamaya çalıştı. Sonunda, yaşamak için, ilkin batının yeni askeri teknolojisi ile bunun dayanağı olan bilimlerin benimsenmesi gereği ortaya çıktı. Böylece de Batıya kapılar açılmaya başlamış oldu. Bu açılış bundan sonra, birçok engelleri, duraksamaları, karşı gelmeleri ortadan kaldırmaya uğraşa uğraşa Tanzimat ve iki Meşrutiyet dönemlerinden geçerek Cumhuriyet'e ulaşacaktır. Batı kültür çevresine yönelmenin resmi görünümü olan Tanzimat, karşısında İslam kültür çevresinin yapısında yer almayan oluşumlardan kurulu bir Avrupa olmuştu. Bu;

1 . Çağdaş anlamında aydınlanmayı yaşamakta olan,
2 . Ümmet dönemini aşmış, uluslardan oluşan,
3 . Sanayi uygarlığını başlatmış olan bir Batıydı.

Osmanlı Devleti İse Bu Üç Öğeden de Yoksundu:

1. Eleştiriye Kapalı Bir Ortam

Aydınlanma için ilkin- göreli de olsa özgür bir ortam gerektir. Ancak o zaman akıl yaşama kılavuzluk edebilir; geçmişin oluşturduğu normları ve kurumları eleştiri süzgecinden geçirebilir. Din gelenek baskısının ve siyasal düzen yasaklarının ağır bastığı yerlerde ve dönemlerde, düzen karşısında eleştiren bir duruş alacak öz bilincine varmış, özgür birey yetişemez. MÖ beşinci yüzyıldaki Antik Aydınlanma da özgürlüğe elverişli ortamları bulunan eski Yunan ve İtalyan kent devletlerinde başlamış; bunların, geleneklerin sarsılmış olduğu demokratik havası içinde gelişebilmiştir. Oysa Osmanlı devleti, despotizm düzenli, Hegel’in deyişiyle, içinde tek bir kişinin (hükümdarın ) özgür olduğu büyük Asya devletleri geleneği içindeydi; Batı ortaçağındaki hükümdarın baskı yöntemi karşısında bir karşı-ağırlık olabilen feodaliteden bile yoksundu. Osmanlı devleti, İslam kültür çevresinden uzaklaşıp batıya yaklaşmak zorunda kaldığı sıralarda, Avrupa 1789 Fransız Devrimi'nin çalkantıları içindeydi. Avrupa'yı boydan boya istila eden Napoleon, gittiği yerlere Fransız Devrimi'nin ilkelerini de ordularıyla birlikte taşımış; bununla da Avrupa'nın büyük bir bölümünde bu devrimin dünya görüşüne uygun yapı değişimlerine yol açmıştı. Osmanlı Devleti de yanı başındaki bu köklü değişikliğin etkilerinden bütün bütüne uzak kalamazdı. Özellikle Tanzimat Fermanı ile (1839 ) bu, zamanla evrenselleşecek oluşa kapılarını resmen açmak zorunda kaldı. Tanzimat, çoktan çağdışı kalmış bir siyasal yapının Avrupa örneğine göre yeniden düzenlenmesi, biçimlendirilmesi gerişimidir. Önce yalnız ordu ve devlet yönetimi için düşünülen bu düzenleme, gittikçe toplumsal-kültürel yaşamın birçok yönlerini içine almaya başlayacaktır. Yönelilen Avrupa örneğinin temelinde de aydınlanma ilkeleri vardı. Avrupa'yı ortaçağdan ayıran bu ilkeler, Osmanlı toplumunda hala ayakta olan ve ayakta da tutulmak istenen ortaçağ dünya görüşü ve kurumlarıyla çatışacaklar, sarsıntılara neden olacaklardır. Bir arada yaşatılmak istenen, bu yüzden e boyuna gerginlikler yaratan bu iki karşıt düzen, Cumhuriyet'e kadar gelecek; Atatürk Devrimleri'yle bu ikiliğin ortadan kalkmasına doğru gidilecek, Batı örneğine kesin ve tutarlı olarak yönelmiş adımlar atılacaktır. Atatürk, Türk toplumunu ortaçağdan bütün yönleriyle ayıracak süreci başlatan devlet adamıdır. Onun gördüğü iş çağdaştır, çağa uygundur; çünkü çağımız giderek bütün insanlığı kapsamakta olan bir aydınlanma dönemidir.

2. Ulus Yerine Ümmet Yapısı

Osmanlı devleti Tanzimat'la Avrupa'ya yöneldiğinde karşılaştığı bir başka gerçek de Batıdaki "ulus" denilen toplum biçimidir. Osmanlı Türk toplumu o sıralarda ümmet yapısındaydı. ümmet bağlamında ulusal özellikler belirtilmez; evrensel nitelikteki ümmet kadrosunun baskısı altında bu özellikler, en azından, gelişemezler. Avrupa ortaçağında Batılı uluslar Hıristiyan ümmetinin çatısı altında toplanmışlardı. Bu topluluğun on dört ve on beşinci yüzyıllarda çözülmeye yüz tutmasıyla Avrupalı uluslar da birer birer tarih sahnesinde görünmeye başlamışlar, bireyselliklerini, dillerini, sanatlarını, törelerini vb. geliştirip vurgulamaya koyulmuşlardır. Bu süreç Avrupa'da on dokuzuncu yüzyılda doruğuna ulaşılacaktır. Türkler bir imparatorluk topluluğu içinde bulunuyorlardı; üstelik bu imparatorluğun kurucusu ve taşıyıcısıdırlar. İmparatorluklar da ulus üstü kuruluşlardır ve ulusal benliklerin belirtilmesi imparatorluğun dokusunu gevşetir, çözülmesine yol açar. on dokuzuncu yüzyılda Avrupa'daki Fransız Devrimi'nden kaynaklanan ulusçuluk coşkusu, Osmanlı İmparatorluğu içindeki etnik topluluklara da ulaşarak, bunların imparatorluktan ayrılmalarına- başkaları yanında-bir neden olmuştur. İmparatorluğun ayakta kalmasından sorumlu olan Türkler ise, ister istemez, en sonlara kalmışlar, ancak İkinci Meşrutiyet sıralarında, imparatorluğun dağılma eşiğinde, ulusal benlikleriyle iyice ilgilenmeye başlamışlardır.

3. Sanayi Uygarlığı'na Geçemeyiş

Osmanlı devleti Avrupa'ya ayak uydurmak zorunluluğunu duyduğunda, Avrupa'da sanayi uygarlığı başlamış bulunuyordu. Bu gerçek de Osmanlı Devleti'nin yabancısıydı. Sanayi uygarlığı'nı oluşturan üç etken, matematiksel doğa bilimi, Rönesans'ta Kopernik, Kepler ve Galilei ile başlayıp on sekizinci yüzyılda Newton'da olgunluğuna erişmişti; bununla da artık tekniğe uygulanabilecek bir duruma gelmiş oluyordu. Bu uygulama rasyonel, Planlı işleri kapsayan bir üretim biçimi, kapitalist tutum ile yürütülünce, modern teknolojiye yol açılmış oldu. Çağdaş teknolojinin baş döndürücü ilerlemesi, hızını sözü geçen üç etkenin işbirliğinden almaktadır. Yapısı ve tutumunu bu olan çağdaş teknik, çıktığı yer olan Batıda kalmamış, bütün dünyaya yayılmıştır. Bu gelişmeyi, insanlık tarihinde her şeyi kökünden değiştirecek olan ikinci büyük yapı değişikliği sayanlar vardır. Tanzimat'ın da içinde yer aldığı 1830 yılları, Batıda buhar gücüne dayalı yeni makine tekniğinin hızla yayılma aşamasına rastlar. Bu yıllarda Avrupa, demiryolu ağlarıyla örülmeye başlar. 1838 yılında ilk buharlı gemi Atlantik'i geçerek İngiltere'den New York'a ulaşır. 1830'lu yıllarda pozitif doğa bilimleri de büyük ilerlemeler gerçekleştirirler. Bu dönemde ilgi, genellikle, olgulara yönelmiştir. Batı felsefesinin son büyük spekülatif sisteminin kurucusu Hegel, 1830 yılında ölmüştü. Ölümünün hemen ardından okulu da dağılacak, bundan böyle yüzyıla olgucu (pozitivist ) felsefeler (H. Spencer, J. St. Mill, Auguste Comte ) egemen olacaktır.

B. Atatürk'ün Devrim Anlayışı

Osmanlı Devleti Tanzimat'la karşısında böyle bir Avrupa’yı bulmuştu. Ona katılmak; kültür çevresini değiştirmek yanında, bir çağdan bir başkasına, ortaçağdan yeniçağa; ilkel bir tarım uygarlığından bilime ve rasyonel üretime dayanan bir sanayi uygarlığına geçmek demektir. Bu çok temelden değişiklikler için gerekli önkoşullar ise Osmanlı Devleti'nde yoktu. Ama, bu koşulların oluşturulması için kesin, tutarlı bir istek de olamadı: "Uluslararası genel tarih içinde Türklerin 1453 zaferini, İstanbul'un fethini düşünün. Bütün bir dünyaya karşı İstanbul'u Türk toplumuna mal eden güç, aşağı yukarı o yıllarda bulunan matbaayı ülkeye mal etmek için o zamanki hukukçuların uğursuz direncini göğüsleyememiştir. Eskimiş hukukla dar düşünceli hukukçulardan buna izin koparabilmek için üç yüzyıl kuşkular, kararsızlıklar, üzüntüler içinde beklemek zorunda kalmışızdır". Bunlar, 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Okulu'nun açılışında Atatürk'ün söyledikleridir. Bunlarda da belirtilen "eskimiş"in direnmesi yüzünden, devlet karşısına dikilmiş olan Batıya katılma tarihsel zorunluluğuyla uzun yıllar, hiç olmazsa pazarlık edilmek denendi: Eski yapının şurasında burasında birtakım onarılarla yetinilmek istendi. Başarılı olunmayınca, eskiden çekine çekine ödünler vererek bir çıkış yolu arandı. Bu arada, Doğu ile Batıyı uzlaştırma yolu olarak kültür-uygarlık ayrımı kullanılmak istendi. Batıdan yalnız uygarlık, başka bir deyişle maddi kültür (teknik, örgütlenme biçimleri gibi dış değerler ) alınacak, atalara yadigarı manevi kültür (töreler, sanat gibi öz ile ilgili iç değerler ) korunacaktı. Osmanlı İmparatorluğu, tarih sahnesinden çekildiği güne değin, tarihin meydan okuması karşısında kesin, tutarlı eylemlerden alıkoyan kararsızlıklar içinde kaldı. Atatürk'e kalan böyle bir mirastır.

a ) Uygarlık ve kültür Ayrı mıdır?

Atatürk, Batı uygarlığına katılma zorunluluğu karşısında Osmanlı Devleti'nin yarım önlemlerden kurtulamayan tutumunu aşacak, bu sıralarda tarihin gidişinde en ileri aşama olan sanayi uygarlığını bütünüyle benimsemenin gerektiği inancını devrimlerinin temel direği yapacaktır. "Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık biridir; ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir". Bu inancını 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da Atatürk halka şöyle de anlatacaktır: "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin ereği, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna vardırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur". Burada "bütünüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar" sözlerinde iki kez "bütün" sözcüğünün geçmekle olduğunun altı çizilirse, Atatürk'ün, devrimlerinin daha hemen başlangıcında, Osmanlı dönemindeki Doğu-Batı çatışmasını nasıl geride bıraktığı ve bırakılacağı görülür. Bu çatışmanın ortadan kaldırılmasında kültür-uygarlık ayrımını benimsemenin de yeri vardı. Bu anlayışta kültür, bir ulusun, töreler, sanat vb. gibi, kendi öz değerleridir; dolayısıyla bu iç değerler başka bir topluma aktarılamaz. Uygarlık ise, teknik gibi toplumdan topluma taşınabilen maddi değerlerdir, denir. Ancak, bu ayrım pek inandırıcı olamıyor. Çünkü bir çağın ya da bir kültür çevresinin temelinde, kendi içinde birliği olan bir yaşama biçemi, bir dünyayı anlayış biçimi yatar. Bu üslup da bu çağın ve kültür çevresinin maddi yönünde de, manevi değerlerini de belli bir doğrultuda tutarlı olarak belirler. Örneğin ortaçağın dinden kaynaklanan üslubu, bu çağın ahlakına da, sanatına da bilimi ve tekniğine de belli bir nitelik kazandırmıştır. Hep öbür dünyaya yönelik ortaçağın Tanrı karşısında alçak gönüllü kul insanı, sanatı da, bilimi de Tanrı yolunda bir ibadet sayar. Doğa ile, maddi yapılı olduğu için de tekniğini geliştiremez. Geliştirmesi de gerekemez. Çünkü ona göre bu dünya gelip geçilen bir yerdir; onu öyle uzun uzun kalkındırmaya, bayındır kılmaya gerek yoktur. İnsanın gerçek yurdu öbür dünyadır. Bu örnek de kültür ile uygarlığı birbirinden kesin olarak ayırmanın güç olduğunu, böyle bir ayrımın yapay olabileceğini düşündürür. Atatürk de böyle düşünüyor: "Medeniyetin ne olduğunu başka başka tarif edenler vardır... Bence medeniyeti harstan (kültürden ) ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur". Devrimlerin temel ilkesindeki bütünlüğü belirten sözleri Atatürk, halka tarikatların kaldırılmasını ve şapka devrimini duyurmak için çıktığı gezide, Kastamonu'da söylemişti. "Bütün anlam ve biçimiyle uygar" derken, buradaki "biçimiyle" sözcüğü, kendisinin artık giymiş olduğu şapka ile ilgili olsa gerek.

b ) Dış Görünüş, İç’in Dışlaşmasıdır

"Bütünlüğün" kapsamına Atatürk, belki de birçoklarının gerekli görmeyecekleri "biçimi"de alıyordu. Haksız da değildi, çünkü biçim de, dış görünüş de bir iç'in dışlaşmasıdır. Giysiler, içimizden birşeyleri de dışa vuran simgelerdir. İçteki inançları değiştirmek isterken onların dışa yansımalarını da değiştirmek gerekirdi. Şapkaya karşı şurada burada belki de uzun süren direnmeler, bu başlığın nasıl birtakım kökleşim değerlerle çatıştığını gösterir. Zaman boyunca giyimlerde görülen zengin çeşitlilik, kültür tarihinin birçok anlamı barındıran bir yönüdür. Atatürk'ün, Türk halkını "bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum" yapabilmesi için, çok temelli değişiklikleri gerçekleştirmesi, iki yüzyıldır bir türlü atılamayan ve atılması da pek istenmeyen ortaçağ sofrasından onu kesin olarak kurtarması gerekirdi. O'nun bunu çok iyi bilerek işe başladığı, devrimini tamlamasında açıkça görülür: "Türk Devrimi nedir? Bu devrim, sözcüğün birdenbire akla getirdiği ihtilal anlamından ilerde, ondan daha geniş bir değişmeyi dile getirmektedir". Bu tanımda Atatürk göz önünde bulundurduğu devrimlerin amaç ve kapsamını açıkça belirtir. Bu devrimler, "ihtilal"den pek çok zaman anlaşıldığı gibi, yalnız bir hükümet biçiminin değişmesi (monarşiden cumhuriyete geçiş gibi ) değildir. Ondan ileride, ondan çok daha geniş bir değişme olan bütün bir uygarlıkla biçiminin- üslubunun- ve bunun ilkelerine göre tarih içinde oluşmuş bütün kültür alanlarının, sanatını bilimin, eğitimin, sosyal ilişkilerin vb. temelden değişmesidir. Bunun için de şimdiye kadarki yapılan tam bir kopuşun olması; bu, gününü doldurmuş düzenin kesinlikle son bulması gereklidir. Bu da, "Türk ulusunu son yıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni yeni kurumları koymuş olmakla" gerçekleşebilir. Atatürk, devrimciliğin derinliğini ve genişliğini bu iki kendi tanımında açıkça göstermiştir: Bu yıkıcılığı ve yapıcılığı ile gerçek, köklü bir değişimdir: Ortaçağ artıklarıyla, döküntüleriyle yüklü bir yapıdan yeniçağa bir bütün olarak geçiş kararıdır. Bu devrimi, yıkıcılığı ve yapıcılığı ile birlikte kavramak gerekir. Devirmek kökünden geldiği için "devrim" sözcüğünden huylananlar bulunabilir. Ancak, devrim gerçeğinin bilincini taşımak ve ona göre davranmak için insanda belli ölçüde bir düşünsel ve moral güç olmalıdır. Atatürk'ün kendisinin de dediği gibi, "idare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamaz."

Devamı -->>


| Önceki Sayfa |