Atatürkçülük
Taha AKYOL
10 Kasım 1998-Milliyet
"ATATÜRK Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" tarafından düzenlenen "Uluslararası Atatürk Sempozyumu" çok kalın bir kitap halinde 1994 yılında basılmıştır.
Konuşmacılardan Sayın Prof. Dr. Safa Erkün Sempozyum'a sunduğu tebliğde diyor ki:
"Atatürkçülüğün bir çeşit rönesansı niteliğinde başlayan 12 Eylül harekatı..." (sf. 167)
Yoksa "Atatürkçülüğün rönesansı" 12 Eylül değil de 27 Mayıs ve 28 Şubat mıdır? Her neyse...
Prof. Erkün'ün haklı olarak belirttiği gibi, 12 Eylül rejimi "İnkılap Tarihi" derslerine, "Atatürk ilke ve inkılapları" yönünde eğitime büyük önem vermiştir.
İlkokuldan başlayarak, "Atatürk ilkeleri" diye hala "6 Ok"u ezberletiyoruz, hatta 'törensel' süreçlerle bunu 'içsel' ('deruni') bir siyasi inanç haline getirmeye çalışıyoruz. "Öğretim" kurumları olması gereken üniversiteleri, her askeri müdahale döneminde hizaya geçirip "eğitim" kurumları durumuna sokuyoruz...
Yine de kutuplaşma, kamplaşma sürüp gidiyor!
* * *
BİR yerde yanlış mı yapıyoruz?!
Atatürk'ü "doktrin" kurucusu olarak öğretmek doğrudur?
Okulda "devletçiliği" kutsal bir "ilke" olarak öğrenen çocuk, hayata baktığında piyasa ekonomisinin başarılarını, açık ekonomik düzenlerin dinamizmini görüyor!
Hangisine inanacak? "Eğitilen"e mi, "yaşanan"a mı? Doktriner mi düşünecek, eleştirel mi? Bütünselci mi, analitik mi? 'Akılcı' mı, 'deneyci' mi?
Görülüyor ki, "Atatürkçülük", daha geniş felsefi ve pedagojik tezlere göre ayrı anlamlar kazanacaktır; öyle de olmaktadır zaten!
"Atatürkçülüğü" bir düşünce sınırı olarak alırsak, o zaman da "muasır medeniyet"in büyük fikir ve felsefe akımlarından habersiz kalırız.
* * *
ATATÜRK'ün kendisi demiştir ki:
"Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum...
Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların mutluluk ve umutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar olur..." (Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri, I, sf. 289).
Gerçekten, Atatürk'ün büyüklüğü onun bir "doktrin"i ve "değişmeyecek hükümler"i değil, sürekli değişen ve son derece çoğulcu bir içeriğe sahip olan "muasır medeniyet"i hedef göstermiş olmasıdır! Bu hedef bizi, 1930'ların değil, 2000'lerin dünyasına yöneltir!
Hedef "muasır medeniyet" olduğu içindir ki, Türkiye'nin Tek Parti kapalılığından kurtulup Batı'ya açılması mümkün olmuştur!
Atatürk'ün "millet" olmamızın ayrılmaz bir öğesini oluşturan büyük bir yönü daha vardır: Milli bir lider, bayrak gibi milli bir sembol olması...
Atatürkçülük "vatanseverlik" ve "muasır medeniyetçilik"tir!
Darbeler, müdahaleler, zıddını üreten doktrinci düşünceler, analitik düşüncenin gelişmesini engelleyen bütünselci zihniyet, liberal değerlere ve çoğulculuğa tahammülsüz otoriterlik... Bunlar "muasır medeniyet"e aykırıdır, Atatürk'ün gösterdiği hedefe ilerlememizin önündeki en önemli engellerdir.
Atatürk'ü "muasır medeniyet"e, 2000'li yıllara bakarak anlatalım artık.