10 Kasım 1998
Şahin ALPAY
10 Kasım 1998-Milliyet
KURTULUŞ savaşının önderi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 'ü ölümünden 60 yıl sonra saygıyla anıyoruz. Dünyada pekaz lider, hele devrimci değişikliklere öncülük edenler, ölümlerinden bunca yıl sonra, bu kadar yaygın ve derin bir saygı görmeyi başardı. Atatürk'ü, gökten zembille inmiş, bütün başarılara tek başına imza atmış, kusursuz, hiç hata yapmamış, karar ve politikaları hiç bir şekilde sorgulanamayacak, bir tür "yarı - Tanrı" mertebesine yükseltme gayretkeşlikleri, büyük çoğunluğuyla Türkiye toplumunun kurucusunu ve bu yüzyılda çıkardığı tartışmasız en büyük liderini içten bir sevgi ve saygıyla andığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Büyük çoğunluğuyla Türk milletinin Atatürk'ün anısında duyduğu saygı, aradan geçen 60 yılda sarsılmadı ve belki, Atatürk'ün psiko - biyografisinin yazarı Norman Itzkowitz 'in (dün bu sayfada) söylediği gibi, Türk milleti "onu ebediyen sevecektir". Bu sevgi ve saygı, bir tek - parti yönetimi sırasında, günün modasına uygun olarak yaratılan "kişi kültü" nün ürünü değildir. Bu saygının içtenliğinin belki en önemli göstergesi, 50 küsur yıllık bir demokrasi tecrübesinden sonra da ayakta olması.
Hemen hepimiz artık 10 Kasım'ın bir "yas tutma günü" olmaktan çıkmasını; 29 Ekimler gibi, 10 Kasımların da başarılarımızı kutlamak, başarısızlıklarımız üzerine tartışmak; yakın tarihimiz üzerine düşünmek, bu tarihten dersler çıkarmak için vesile olmasını istiyoruz. Böyle bakınca, 10 Kasım 1998'de Atatürk ve dönemiyle ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:
Atatürk'e duyduğumuz derin saygı, onun kişiliği ve dönemi üzerine olabildiğince objektif, yani gerçekleri bütün olgularıyla ve bütün yönleriyle ortaya koyan araştırmaların yapılmasına ve yayımlanmasına engel oluşturmamalıdır.
Atatürk döneminde izlenen politikaları bugünün yanlışlarından sorumlu tutmak ve / veya o politikaları bugün sahip olduğumuz değerlerle yargılamak ne kadar "ahistorik", ne kadar gerçekçilikten uzak ve yanlış bir tutum ise, o dönemin politikalarını bu nedenle eleştirilemez, tartışılamaz ilan etmek de ancak o kadar abes olabilir. Toplumların tarihinde her dönem, her lider büyük ölçüde içinde yaşanılan çağın, tarihin ürünüdür. Bu, tabii ki, onların mirasını eleştirilmez ve tartışılmaz kılmaz.
Atatürk'e duyulan saygının, onun döneminde izlenen politikaların tümüyle ve ebediyen uygulanması gereken politikalar olarak yorumlanması anlamına gelemeyeceği tabiidir. Son derece pragmatik, günün koşullarının gerektirdiği politikaları uygulayan ve belki bir ölçüde bu yüzden başarıları bugün de kutlanan bir lideri, sözde bir "Atatürkçü Düşünce Sistemi" nin, otoriter bir ideolojinin kuramcısı olarak sunma gayretleri ancak bağnazlıkla, tutuculukla, evet ancak gericilikle tanımlanabilir.
Ne yazık ki toplumumuzda Atatürk'e duyulan derin sevgi ve saygıyı otoriter, baskıcı, yasakçı, buyrukçu politikaları haklı göstermek için kullanma eğilimlerinin, başka bir ifadeyle "Atatürk sömürüsü" nün belki "din sömürüsü" kadar yaygın olduğunu biliyoruz. "Din sömürüsü" kadar "Atatürk sömürüsü" konusunda da uyanık olmalıyız.
Atatürk'e en büyük saygısızlık, onun mirasının Türkiye'nin insan haklarına dayalı bir piyasa demokrasisi olma mücadelesinin karşısına çıkarılmaya çalışılmasıdır. Onun mirasına bundan daha ters hiç bir şey olamaz. Atatürk ve arkadaşlarının projesi, temelinde, Türkiye'yi "muasır medeniyet" e ulaştırma projesiydi. "Muasır medeniyet" , yani çağdaş uygarlık, insan haklarına dayalı piyasa demokrasisinden başka bir şey değildir.
Nihayet, ölümünden 60 yıl sonra, 50 küsur yıllık demokrasi tecrübesine rağmen, tabii ki Türkiye'de herkes Atatürk'ü sevmek ve saymak zorunda tutulamaz; "muasır medeniyet" buna izin vermez.