ATATÜRK MAKALELERİ

 

Atatürk’ün hedefi demokrasi değil miydi?..

Hasan CEMAL
10 Kasım 1998-Milliyet

       Atatürk ve demokrasi... Bazı çevrelerde değişik neden ve niyetlerle öteden beri sıcak tutulmak istenen bir konudur. Atatürk’ün hedefi demokrasi miydi, değil miydi? Oysa bu konuda herhangi bir kuşku yok.
       Olmamalı da.
       Hedef olarak çağdaş uygarlık düzeyini, Batı’yı Türkiye’nin önüne koymuş olan Atatürk’ün demokrasiden bir başka rejimi amaçlamadığı çok açıktır. Bu konudaki tercihi son derece bilinçlidir. Atatürk’ün dava arkadaşlarıyla birlikte Türkiye için seçtiği uygarlık projesinde laik cumhuriyet, demokrasiye giden yolda zorunlu bir temelin atılması anlamını taşır.
       Nadir Nadi 1959 yılında Demokrat Parti iktidarının önde gelen bir yetkilisiyle arasında geçen konuşmayı şöyle anlatır:
       "Devlet sorumlusu ile tartışmamız uzun sürdü. Biz hükümetin davranışının, ne Atatürk ilkelerine ne de demokrasiye yakıştığı düşüncesini savunuyorduk. Bir aralık sinirlenen o devlet sorumlusu ünlü kişi bana dönerek:
       - Sanki Atatürk zamanında bizde demokrasi var mıydı? gibilerinden bir çıkış yaptı.
       Böylece beni mat ettiğini sanıyordu. Tek parti döneminde gerçekten çağdaş anlamıyla demokrasi yoktu.
       Kendisine kısaca:
       - Atatürk kendi döneminde demokrasinin önkoşullarını hazırlıyordu! dedim. Yanıt bulamadı." (Nadir Nadi’nin Başyazısı, Cumhuriyet, 10 Kasım 1984).
       Demokrasinin önkoşulları...
       Evet, laik cumhuriyet bir altyapı idi. Demokrasi için böyle bir temel zorunluydu. Türkiye gibi bir İslam ülkesinin koşullarında demokrasi ancak laiklikle hayata geçebilirdi. Çünkü hukuk devrimi ile, kadın - erkek eşitliği ile, vicdan özgürlüğü ile, eğitim seferberliği ile laiklik, Türkiye’nin önünde bir özgürleşme süreci açıyordu. Bu sürecin işleyişi, Türkiye’yi demokrasi durağına götürecekti.

Gereğini yapmak...

       Afet İnan hatıralarında Atatürk’ün demokrasi konusunda şöyle dediğini nakleder:
       "Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyet’i kurduk. Cumhuriyet on yaşını doldururken, demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe tatbikata koymalıdır. Kadın haklarını tanımak da bunun bir icabı olacaktır." (Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Yeşim Arat’ın makalesi, sayfa 1987)
       Cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk’ün Genel Sekreterliği’ni yapmış olan Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün demokrasi hedefiyle ilgili olarak şu sözlerini yazar anılarında:
       "Biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu memlekette bir gün padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kursunlar." (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Bankası Yayınları, 1973, Sayfa 58 - 59).
       Atatürk kendi döneminde çok partili demokrasiye kontrollü biçimde geçişi denedi. Ama olmadı. Yaptıklarını ve yapamadıklarını anlatırken şöyle der Atatürk:
       "Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğimi iddia etmek, aklın ve ilimin gelişimini inkar etmek olur." (Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1984, Sayfa 289).

Değişimin halkaları...

       Atatürk’ün bu sözleri bir yerde değişim fikrinin sürekliliğini ifade eder. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti değişimi başarabildiği için kalıcı oldu. Dünkü yazımda da belirttiğim gibi, 75 yıllık yaşamı boyunca kendisini yenileyebildiği, reforme edebildiği için ayakta kaldı.
       Atatürk’ün en yakın dava arkadaşı İsmet inönü’nün önderliğinde Türkiye’nin 1940’larda demokrasiye attığı adım ve 1950’de siyasal iktidarın genel oyla el değiştirmesi, bu ülkede değişimin dönüm noktalarıdır. Siyasal liberalleşme ile özellikle 1980’lerde başlayan ekonomik liberalleşme ve dışa açılma da başlangıç noktası 1923 olan uzun yürüyüşte altı mutlaka çizilmesi gereken süreçlerdir.
       Bu uzun yürüyüşte başarılar var, başarısızlıklar var. Yapılanlar var, yapılamayanlar var. Sevinçler var, acılar var. Çok doğal bütün bunlar. Ama Türkiye’nin geldiği nokta, kimsenin kuşkusu olmasın, kesin bir başarıdır.
       Bu uzun yürüyüş sürecek.
       Çünkü tarihin sonu yok!
       Nasıl ki Atatürk ve dava arkadaşları yüzyılın başında tarihin akış yönünü doğru yakalayıp değişimin öncülüğünü üstlendilerse, yeni bir yüzyılın başında, laik demokratik cumhuriyetin savunucuları olarak yine aynı tarihsel görevle karşı karşıyayız:
       Değişim ve yenileşme...
       İlerleme başka türlü olmuyor. Bir 10 Kasım günü daha Atatürk’ü saygıyla anıyorum.

 

| Önceki Sayfa |