NEW York Times
Gazetesi'nin eski İstanbul büro şefi Stephan
Kinzer'in bürosunun duvarında Atatürk'ün iki
portresi asılıymış.
Bunu ‘‘Crescen and
Star’’ adlı kitabında yazıyor.
Fotoğraflardan
birinde Atatürk, ayaklarını öne uzatmış, oturur
vaziyette görünüyormuş.
YENİÇERİ
FOTOĞRAFI
Üzerinde üç parçalı takım elbise
varmış.
Duvardaki ikinci fotoğraf ise Atatürk'ü
yeniçeri kıyafetle gösteren fotoğrafmış.
Kinzer
bu fotoğrafları neden sevdiğini şöyle
açıklıyor:
‘‘Çünkü onlar Atatürk'ü benim hayal
ettiğim şekilde gösteriyor: Hayatı seven, maceraperest ve
mütecaviz.’’
Dün gazeteyi yaparken masa başındaki
arkadaşlara hangi fotoğrafları sevdiklerini
sordum.
Hemen hepsi, onun sivil giysili fotoğraflarını
sevdiklerini söylediler.
Özellikle de, hafif yana bakan
bir fotoğrafını.
Hani üzerinde koyu renk bir ceket,
altında çizgili pantolon olanı.
Bir elinde sigara var.
Deri eldivenli öteki elinde de ikinci eldivenini
tutuyor.
Sadece Yazıişleri Müdürümüz Doğan
Satmış, Kocatepe'deki asker giysili fotoğrafını sevdiğini
söyledi.
Ben de çoğunluk
tarafındayım.
Atatürk'ün üç parçalı sivil
giysiler içindeki fotoğraflarını çok
seviyorum.
Atatürk ‘‘duruş’’ sanatını çok
iyi bilen bir insan.
Bakışlarını ve ‘‘ellerini’’
çok iyi kullanıyor.
Sigara tutuşu son derece
estetik.
İki hafta önce İzmir'de, orta eğitimimi
yaptığım ‘‘Namık Kemal Lisesi'ne gittim.
1965
yılında mezun olduğum günden beri ilk defa, 7 yılımı
geçirdiğim bu liseye gidiyorum.
Bahçede durup, binanın
ön yüzünü seyretmeye başladım.
O kadar yıldır hemen hiç
değişmemiş.
Bu görünüş, insana iyi gelen bir güven
duygusu veriyor.
10 KASIM'DAKİ
ZIPIRLIK
Binanın sütunlar üzerinde duran giriş
kapısının önündeki küçük meydanda öyle hareketsiz dururken,
gerilere gittim.
Hafızam, bir 10 Kasım gününe takıldı
kaldı.
Beatles'ın ilk çıktığı
günlerdi.
Mecburi olduğu halde kravat
takmamıştım.
Üzerimde siyah bol paçalı bir pantolon,
siyah dik yaka kazak ve siyah botlar vardı.
Saçlarım
çok uzun değildi, ama öne doğru
taramıştım.
Anlayacağınız o günler için tuhaf bir
görüntüm vardı.
10 Kasım'da saygı duruşu yapılırken,
bir zıpırlık yaptım.
SİCİLİNE
YAZARSAM
Ama öyle bağıra çağıra, gürültülü bir
zıpırlık değil.
Tören bittikten sonra bir öğretmen
yanıma geldi ve müdürün beni odasına çağırdığını
söyledi.
Korka korka odasına girdim.
Müdür bir
süre önündeki káğıdı okumaya devam ettikten sonra, başını
hafifçe kaldırdı.
Bir süre beni süzdükten sonra,
‘‘Tören sırasında yaptığın densizliği gördüm’’
dedi.
Hayatımda ilk defa bir müdürün önüne
çıkıyordum.
Ayaklarımın titrediğini
hissettim.
Müdür bana, önce Atatürk'ü
anlattı.
Azarlama ile sevecen bir ikna etme üslubu
arasında gidip geliyordu.
Konuşması bittikten sonra
beni ayakkabılarımdan saçıma kadar süzdü.
Kıyafetimden
hiç memnun olmadığı yüzünün her çizgisinden
okunuyordu.
Sonra bana şunu söyledi:
‘‘Bugün
10 Kasım töreninde yaptığını siciline yazarsam başına ne gelir
biliyor musun?’’
Korkum biraz daha
artmıştı.
Ağlamanın sınırındaydım.
‘‘Bunu
siciline yazarsam, seni askere almazlar...’’
Donup
kalmıştım.
O laf bana çok ağır gelmişti. Askere
gidememek korkusu bende inanılmaz bir etki
yapmıştı.
Süklüm püklüm odadan çıkarken, bana
seslendi.
Geriye döndüm.
Yüzündeki ifade tamamen
değişmiş, şefkatli bir hal almıştı.
Yumuşak bir sesle
bana şunu söyledi:
‘‘Benim yaşıma geldiğinde
Atatürk'ü sen de çok iyi anlayacaksın.’’
EVET
ANLIYORUM
Bugün yaşım 54...
Ve bugün buradan
size şunu bütün samimiyetimle söylüyorum
hocam:
‘‘Atatürk'ü çok, ama çok iyi
anlıyorum.’’
Tabii sizi de...