Bizim için bir yas günü olmaktan çok bir kilometre taşıydı 10 Kasım: Okul açılalı epeyce geçtiğini, Cumhuriyet Bayramı’nın ‘falan’ gerilerde kaldığını, ama ilk yarıyılın bitmesine, yani karneye ve tatile de daha epeyce zaman olduğunu gösterirdi... İçimiz kararırdı tabii... Üstelik tören sabah erken olduğu için şöyle ağız tadıyla ders mers de kaynamazdı (pek pek birinci ders işte)... Buna bir de 10 Kasım tarihinin genellikle kapalı, yağmurlu ve soğuk havasını ekleyin...
Eh, bacak kadar çocuğa 10 Kasım günü arkadaşlarıyla okul bahçesinde oynama ve ‘gülme suçu’ işledi diye ihtar cezası verirseniz, aradan yıllar ve yıllar geçmiş olduğu halde sinemayı tiyatroyu eğlence sayıp o gün boyunca kapatırsanız, üstelik hayatı boyunca içki içmiş, hem de severek, keyifle içmiş (ve bu nedenle de siroz olup ölmüş) adamın ölüm yıldönümünde içkiyi de yasaklarsanız, bunun böyle olması da kaçınılmazdı!
Kendisine Atatürk’ün kim olduğu, ne yapmak istediği anlatılacak yerde ‘uzun uzun kavaklar, dökülüyor yapraklar, ben Ata’ma doymadım, doysun kara topraklar’ gibi geri zekalı yavelerle beyni yıkanmak istenilen çocuk elbette takmayacaktı yas mas...
‘Doktor doktor kalksana, ışıkları yaksana, Ata’m elden gidiyor, çaresine baksana’ zırvasında da, bir yandan bir türlü yatağından kalkıp hastasına gitmeyen tembel doktora kızar, bir yandan da ‘doktor doktor’ sesini diline pelesenk edip şarkı gibi söyleyerek eğlenirdi o çocuk...
Saat dokuzu beş geçe canavar düdükleri çalarken yürüyüp gidenleri, arabasından inmek zahmetine katlanmayanları, saygı duruşunda bir eliyle apışarasını karıştıranları gördükçe de, büsbütün sıtkı sıyrılacaktı bu tür törenlerden.
Hele bir de, ‘Atatürk aslında sabah yedi buçukta öldü, ama okulların ve resmi dairelerin mesai saatine uysun, törenlere daha kolay katılım sağlansın diye saat dokuzu beş geçe öldüğü açıklandı’ söylentisi kulağına gelince, büsbütün gönlü bulanacaktı o çocuğun...
Sonra bunlar aşıldı. Aşılma çorbasında karınca kararınca bizim naçiz kalemimizin de bir ölçüde tuzu bulundu.
Ama, 10 Kasım şimdi ‘ritüel Anıtkabir tavafı’ şeklinde gene bir çeşit ‘laik ibadet gününe’ dönüştürülmek isteniyor. Buna da Ankaralı bazı yazarlar katkıda bulunuyorlar (yalnız oturdukları şehir açısından değil, ruhlarının ‘Ankaralı’ olması ilginçtir).
Yani, ‘mana ve ehemmiyet’ gene es geçiliyor.
Sonra da, ‘amma da güçlendi bu yobazlar’ diye şaşılıyor efendim, yaaa...
Üstelik bütün bunları da yüzlerce kere yazdık söyledik, ama sonuç değişmiyor.
Çünkü beyinler ‘kalibresiz’.
Böyle olduğu için de bugün gene rahmetli Safiye Ayla’nın sesinden ‘Vardar Ovası’ ve ‘Aliş’imin Kaşları Kara’ isimli eserleri dinleyeceksiniz. Küçük Ülkü’nün Yalova kumsalında nasıl kovası ve küreğiyle oynadığını izleyip, sonra Ülkü Hanım canlı yayına çıkınca da ‘vay vay vay, zaman nasıl da geçiyor’ diye göğüs geçireceksiniz. Müzeyyen, onun kendisini öptüğü zaman nasıl heyecanlandığını anlatırken, birkaç ahmak da elbette çıkıp, 1881 doğumlu, yani yaşasa şu anda 120 yaşında bulunacak (nasıl olacaksa?) adam için ‘hayatta olsaydı memleket bu hale düşmezdi’ diye saçmalayacak.
Elbette gazeteler de kendi meşreplerine göre birtakım sayfalar hazırlayacaklar. Kimisinde ‘Atatürk’ün hayatına giren kadınlar’ şeklinde genel bir değerlendirme yer alacak, kimisinde özel Fikriye bombası patlayacak. Kimisinde Kastamonu’da nasıl şapka giydiğini, kimisinde de Fransız Profesör Fissenger’nin (bunu da ‘Fisanje’ şeklinde yazmak eski bir Babıali geleneğidir) karaciğerini nasıl muayene ettiğini okuyacaksınız. (Yatağından kalkıp hastaya koşmayan tembel doktor Fissenger mi oluyor yani şimdi? Bakın bu da, tarihçiler tarafından aydınlatılmayı bekleyen önemli bir meseledir efendiler...)
Hem de, basının bunu Atatürk’e duyduğu saygıdan ve sevgiden değil, ‘orduya şirin görünmek ve askeri kızdırmamak’ amacıyla yaptığını bile bile.
Bütün bu posterlerin mosterlerin, bütün bu kara başlıkların ve bir günlüğüne kırmızı bırakılıp karaya dönülmüş logoların mogoların, yaklaşmakta olan mübarek Ramazan ‘münasebetiyle’ otuz kupon karşılığı dağıtılacak Kur’an-ı Kerim meali, Elmalı tefsiri, En’am cüzü, hilye-i şerif, karınca duası, şirinlik muskası, Mızraklı İlmihal, Hazret-i Ali’nin Kan Kalesi Cengi, Yılanlar Ecesi Şahmeran, ayrıca mebzul miktarda abdest ibriği, tesbih, takke, misvak, hacıyağı, sakal tarağı ve takunya çifti reklamlarının yanında yer aldığını görüp gülerek...
Ben Atatürk’ü severim. Onun için, benden hiç boşuna bildiğiniz gibi bir 10 Kasım yazısı beklemeyin.