Atatürk, oradan, Dolmabahçe’nin pencerelerinden son günlerinde Boğaz’ın kış yeşiline baktığında bir insan için ulaşılması imkansız hayalleri gerçekleştirmiş bir liderin mutluluğunu mu duydu yoksa yapmak istediklerinin toplumların tarihsel süreciyle çatışmasının yılgınlığını mı, hep merak ederim.
Lise yıllarımda masamın üstünde, onun, ‘özgürlük benim karakterimdir,’ sözü dururdu.
Atatürk, putlaştırılma iddialarının yanı sıra gizli ya da açık bolca eleştirilmiş, yaptıklarından, ilkelerinden onu izlediğini söyleyen yöneticiler tarafından geri dönülmüş, umutlarının ve vasiyetinin tam tersi yapılmış bir lider aslında.
Her karizmatik lider gibi, her kurucu gibi onun da resmi tarihin ana malzemesi olması, ulusal bilincin yerleştirilmesi sürecinde hakkındaki efsanelerle, heykelleriyle, resimleriyle, sloganlaştırılmış düşünceleriyle yeni kuşaklara aktarılmaya çalışılması şaşırtıcı değildir.
Ama unutmayın ki, Hitler’in, Mussolini’nin, Stalin’in bugün küçük marjinal gruplar dışında yalnızca tarihsel birer kişilik olarak anıldığı bir dünyada Atatürk hala milyonların sevgisiyle yaşıyor, heykellerle ya da resimlerle değil...
Aslına bakarsanız uzun yıllar Atatürk sevgisi adı altında yapılan tüm saçmalıklara karşın hala her başı sıkışanın onun adını anması bile nasıl bir lider olduğunu göstermeye yeter.
Bugün hem Atatürk’ün izinde gittiğini fanatik bir biçimde savunanlar hem de ona karşı olmayı politik bir malzeme yapmış olanlar onun kurduğu Cumhuriyet’te yaşamadığımızı söylüyorlar.
Ama bana kalırsa aksine tam da onun kurduğu Cumhuriyet’te yaşıyoruz. Eksikleriyle, yanlışlarıyla, hepimizin birer birey olarak sorumlu olduğumuz geri kalmışlıkla...
Çünkü unuttuğumuz bir şey var bütün bu tartışmaların arasında: O da, çok genç bir Cumhuriyet olduğumuz...
Çevremize baktığımız zaman komşu ülkelerin bir kısmının hala ellerindeki zengin kaynaklara rağmen dünya üzerinde yerleri olmadığını, hala dikta rejimi altında olduklarını, bir kısmınınsa başka bir dikta rejiminden yeni kurtulduğunu hatırlamıyoruz.
Türkiye bütün dengesizliklerine, bütün sorunlarına, bütün kaçırdığı fırsatlara, geçirdiği tüm bunalımlara rağmen bir İslam ülkesi olarak Avrupa’nın kapısında. Henüz birliğe alınmasa ve uluslararası alanda birtakım sorunlar yaşasa da medeni dünyada yeri olan bir ülke...
Genç nüfusu ve konumuyla, hala dünyadaki tek laik Müslüman ülke modeli olmasıyla, geri kaldığı söylenmesine karşın hiç beklenmedik biçimde ilerlemeci yanıyla genç Cumhuriyet yalnızca daha iyi bir noktada olmadığı için eleştirilebilir.
Lise yıllarımda ülkenin bölünmesinden, bir iç savaş çıkmasından endişe ediliyordu. Evet hepimiz sonunun ne olacağı bilinmeyen bir gidişi yaşıyorduk. Gazetelerde her gün yaşıtlarınca vurulan öğrencilerin fotoğrafları yer alıyordu.
Bu ülkenin çocukları, aynı okulların, aynı mahallelerin, aynı ailelerin çocukları bile birbirine düşman kesilmişti.
Bir yandan halkın fakirleştiği, üretimin durduğu, temel malzemelerin bile karaborsaya düştüğü, mafyanın her alanda palazlandığı, yönetimin inanılmaz bir gaflet içinde birbiriyle çekiştiği ve bütün bu felaketin komşularınca körüklendiği perişan bir ülke görüntüsü vardı tüm dünyada.
Türkiye son askeri müdahaleyi geçireli 20 yıl oldu.
Birdenbire hiç beklenmedik bir biçimde bütün o kavgaların, çatışmaların, düşmanlıkların, bölünmelerin, yasakların ardından Türkiye yeniden ayağa kalktı. Bir dünya ülkesi olduğunu gösterdi. Her alanda hızlı atılımlar gerçekleşti.
Ne ortaya olmayan bir para dökülmüştü, ne de ülkeye gelip başka yurttaşlar yerleşmişti.
Çok kısa süre öncesine kadar her gün şehitlerin verildiği dünya çapında bir terörle yaşıyorduk.
Belki bütün bu olup bitenlerden daha çok ders çıkartabilseydik, belki en azından sürekli olarak birbirimizi yeme alışkanlığımızı bırakabilseydik, elimizdeki kıt kaynakları çarçur etmek yerine bir araya gelerek genel çıkarlarımızı düşünebilseydik bugün çok daha farklı bir yerde olurduk.
Sanırım her şeyden önemlisi, artık, bu ülkenin kurucularını tartışmayı, kötü niyetliler için hep bir malzeme olan basit sorunları körüklemeyi bırakıp kendimize haksızlık etmekten vazgeçmeliyiz.