ATATÜRK MAKALELERİ

 

Alın size 10 Kasım yazısı...

Engin ARDIÇ
10 Kasım 1999-Star

Lafı geçen akşam, televizyonda bıraktığım yerden bağlayacağım: Her iki taraf da bize 'lezzetsiz' bir hayat vaadediyor...

Bir taraf, bayramlarında bile eğlenmenin yasak olduğu, bayramları bile ibadeti de hiç aksatmadan sadece 'kabristan ve taallukat ziyaretiyle' geçirilen pırıltısız bir yaşama düzeni öneriyor... Renksiz, coşkusuz, suskun ve içekapalı, suçlu ve ezik bir dünya bu... Kendi kültürünü 'yeniden üretemiyor' bu dünya, sanayisi, modaları, üstyapı ürünleri yani sanatı, edebiyatı falan yok. Bütün başarabildiği, eski kalıpların daha kötü taklitleri... Kültürü, giyiminden şiirine, mimarisine kadar, Arap ve Osmanlı'nın çorbaya dönüştürülmüş ikinci sınıf tekrarından ibaret... Üstelik teknoloji üretemediği için, Batı'nın yapıp gönderdiğini eşek gibi kabul edip satın almaya eli mecbur... Onun için ortaya kara çarşafla Mercedes sürmek, şalvarla bilgisayar kullanmak gibi mizah ürünleri çıkıyor...

Üstelik hiç kimsenin 'itiraz hakkı' yok.

Öbür taraf demek, tek parti, tek tarz-ı hayat, tek tip insan demek; kasaba dinginliği, güdük ve küçük bir memur murtluğu demek... Tabii o dünyada rakı da var ama, şişenin etiketine her akşam içildiği yere kadar işaret koymacasına... Herşey yerli malı ve kalitesiz, 'ithal ikamesi' modeliyle üretilmiş kötü ve pahalı nesneler, bunların önerdiği dünya da bir öteki kadar pırıltısız... 'Mazbut' bir dünya bu; yoksulluğa alışmış ve kalıpları değiştirmekten hoşlanmayan, kapalı, iletişimi denetim altında tutan (basına ve televizyona sansür koyan, radyoyu bile 'ruhsatla' dinleten!), öyle zırt pırt yurt dışına çıkılmasını falan hazetmeyen, insanların ceplerinde döviz möviz taşımalarından rahatsız olan, renksiz, donuk bir model...

Üstelik, gene hiç kimsenin 'itiraz hakkı' yok!

İki taraf da tüketimi sevmiyor. Bu açıdan, gariptir, komünistlerle benzeşiyorlar ve anlaşıyorlar! Her ikisinin de gerekçesi, tüketim ürünlerinin yabancı olmaları. (İyisini kendileri üretemiyorlar!...) Oysa her ikisinde de küçük bir azınlık, kitleye talkını verip kendisi salkımı yutmayı biliyor... Parası olan gene kendini kurtarıyor, birinde gizli, ötekinde açık açık da olsa... İki taraf da toplumun yaşama düzeyini yükseltmekten aciz, eşitsizlik ve dengesizlik her iki tarafta da var, her iki taraf da halkı, iki zıt yönde bastırmaya, sindirmeye meraklı.

Her iki düzende de, yaşama sevinci yok.

Halk bunu çok iyi sezdiği için her ikisi de 'marjinal'; ne şeriatçıların gerçek bir iktidar şansı var artık Türkiye'de, ne de kendilerine 'Kemalist' sıfatını uygun gören 'jakoben', yani dediğim dedikçi, zart zurtçu memurların ve memur ruhlu aydınların...

Halk, 'Atatürk devrimleri' diye özetlenen yeni ve batılı yaşama biçimini sevdi ve benimsedi, itiraz etmedi, ama kendisine dayatılan 'küçük memur yaşamına' da hiç ısınamadı... Kendisine seçme hakkı tanınmadığı dönemlerde sustu. Fırsatını bulduğu anda da tercihini kendisine daima daha fazla para, daha iyi bir hayat vaadedenlerden yana kullandı.

Çünkü, Maarif Klasikleri belki ruh doyuruyordu ama karın doyurmuyordu, herkesin de Dil-Tarih'e kapağı atıp eski Yunanca ya da arkeoloji asistanı olacak hali yoktu ve Adnan Menderes'in yol yapıp köye traktör getirmesi, İsmet Paşa'nın hiçbir şey yapmayıp öğretmen beslemesinden çok daha somut, gerçekçi, elzem ve önemliydi...

Bugün halk, öküz gibi yaşamak istemediği için şeriatçılara yüz vermiyor. Gene aynı nedenden ötürü İttihatçı kalıntılarına meyletmeye de hiç niyeti yok.

'Merkez sağ' tabir edilen akımın partileri, hele bir kendilerine gelsinler, başlarındaki yeteneksizlerden kurtulup silkinsinler, Türkiye gene o yönde yürüyecektir. Eski partilerin 'reforme' edilmiş şekliyle mi gider bu iş, yeni bir liberal parti mi öne geçer, artık orasını bilemem...

Bütün yolsuzluklarına ve görgüsüzlüklerine rağmen hem yerli, hem batılı olabilen, yenilikle gelenek arasındaki dengeyi en iyi tutturanlar onlardır gene de; evet kapitalisttirler ama, halkın karnı kapitalizmde daha çok doymaktadır ve halk, memurlar eliyle uygulanacak kelek bir devlet kapitalizmi yerine, gerçek kapitalistlerin elinde daha iyi yaşatılacağını çok iyi sezer ve bilir... Ne salak komünistlere yüz verir, ne belki bir kısmı iyi niyetli ama zavallı şeriatçılara, ne de memur takımına, hele hele munkabız yarı-aydın bozuntularına...

Liberal ve demokrat ılımlı sağ, evet şerdir ama, ehven-i şerdir hiç olmazsa.

Çoğu yeniyetme ve hırt da olsa, çıkar yol gene burjuvaların çizgisi... Hiç olmazsa, sundukları hayat daha cıvıltılı...

Bu arada bize düşen, yobazlığa olduğu kadar, 'Atatürkçülük' diye pazarlanmak ve yutturulmak istenen küçük memur sevimsizliğine de karşı çıkmaktır... Atatürk memur kökenliydi ama memur 'zihniyetli' değildi. Önder ve devlet adamıydı. O gün ve bugün 'Atatürkçü' geçinenlerin hepsinin toplamından daha büyük bir adamdı... Kendisini putlaştıranlara, 'sensin yaratan' falan diye şiirler döktürenlere en başta kendisi, acı acı ve iğrenmeyle karışık bir küçümsemeyle gülüyordu... Devrimini bir küçük burjuva mendeburluğuna doğru yozlaştırıp piç edenler, onu dört bir yandan kuşattılar. Ne yapacaktı? Birlikte çalışabileceği doğru dürüst başka bir kadrosu yoktu ki... Osmanlı kapıkulu kalıntıları, onun devrimini budadılar ve kendi boktan memur dünyalarına çektiler...

Kendini yapayalnız hissetmesi ve çok içmesi acaba başka nedendi?

Alın ulan size 10 Kasım yazısı...

 

| Önceki Sayfa |