Ülkemiz ve masonluk açısından laiklik ilkesinin anlam, kapsam ve önemini saptayabilmek için Atatürk'ün nasıl bir devlet kurduğu üzerine yani Atatürk Devrimi üzerinde durmak gerekir. "Atatürk Devrimi" kavramını bilinçli olarak kullandığımı belirtmek isterim. Bir kere, Atatürk Devrimleri ya da inkılâpları diye gösterilen oluşların her biri birbirinden kopuk, bağımsız oluşlar değildir. Bunların herbiri, belirli nitelikte bir toplumu ve devleti oluşturabilmek için gerekli kurucu unsurlardır ve hep birlikte Atatürk devrimini oluştururlar. Ayrıca "devrim" sözcüğünü, reform anlamında değil "ihtilâl" anlamında kullanıyorum. Çünkü Atatürk'ün yaptığı bir reform yani "iyileştirme" değil, bir devrim yani"ihtilâl"dir. Devrimin temel niteliği yapısal değişikliktir; toplumun ve devletin yapısının değiştirilmesidir. Atatürk devriminde de bu husus açıkça görülmektedir. Osmanlı'nın ıslahına çalışılmamış, bambaşka ilke ve kurumlara dayanan yeni bir devlet kurulmuş, toplumun da bu yönde değiştirilmesine çalışılmıştır. Esasen Atatürk de "inkılap" sözcüğünü kullanarak, ihtilal niteliklerini sıralamıştır: ".... inkılâp var olan müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine , milletin en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri koymuş olmaktır". Yaptığı işlerin bir isyan, bir ihtilâl olduğunu yine Atatürk ifade etmektedir: "Osmanlı hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslmin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmemek l3azım geliyordu"
Atatürk devrimlerin temeli akılcılıktır. Akılcılık, akıl ve mantık incelemesinden geçmemiş boş inançlara hareket etmeyi önler. Atatürk, devrimine temel olarak akılcılığı almak suretiyle tamamen inanca dayanan, doğmaları esas alan dinsel (teokratik) bir toplumu ve devleti değiştirmiş, akılcılığı temel alan laik bir toplum, laik bir devlet yaratmıştır. Bu bize, laiklik ilkesinin devlet ve toplum açısından önemini göstermektedir. Prof. Turhan Feyzioğlu'nun deyimi ile laiklik Türk devriminin "temel taşı'dır. Aslında Osmanlı devletinin geri kalmasında taassup ve doğmalara bağlılığın önemli bir etken olduğunu ileri süren Osmanlı aydınlara rastlanmıştır. Hakikaten taassup ve doğmalara saplantı, örneğin matbaanın ülkemize girişini 300 yıla yakın geciktirebilmiştir. Pek çok Osmanlı aydınları ile Atatürk arasında önemli bir fark vardır. Bu fark da, Osmanlı aydınlarının temeli akılcılık olan laiklik bir düzeni düşünmemiş, kurtuluşu teokratik düzen içinde aramış olmalarındandır.
Devlet ve toplumumuzun temel taşı olan laikliğin tanımını, batı ülkelerindeki tanımlarda aramak hatalı olur. Çünkü ülkemizde laiklik, ülkemizin özelliklerine göre anlam kazanmıştır. Bu açıdan batı ülkeleri ile aramızdaki belki de en önemli fark, ülke nüfuslarının çoğunluğunun inancını teşkil eden dinler arasındaki farktır. Batı toplumlarının nüfuslarının çoğunluğunun inancını teşkil eden dinler Hıristiyanlık, kökeninde dünyevi egemenlik iddiası bulunmayan bir dindir ve bunun sonucu din ve devlet birbirinden kesin sınırlarla ayrılmıştır. Oysa ülkemiz nüfusunun büyük çoğunluğunun inandığı İslâm dininde din ve devlet birbirinden ayrılmıştır. İslâm dini ve onun kutsal saydığı kitabı Kur'an sadece inanç, iman ve ibadetle ilgili kuralları öngörmez. İslâm dini, devlet yönetimini, insanlar arası ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarını da öngörür. Yani İslâm sadece "uhrevi hayatı" düzenlemekte yetinmez; aynı zamanda kendi inanç sistemline uygun bir "dünya düzeni" kurmayı da amaçlar. Bunun sonucu, Kur'an özellikle kişi hukuku dallarına ilişkin pek çok hükme yer vermiştir. Bu nedenle İslâm dünyasında din ile devleti, din ile hukuku, din ile sosyal hayatı birbirinden ayırmak hem zordur, hem de devlet anlayışı, İslâm da insan hakları kavramları üzerinde, kısa da olsa, durmak gerekir.
İslamiyet mutlak ve otoriter bir devlet yapısı anlayışına sahiptir. Egemenlik doğrudan doğruya ve sadece Allah'a aittir. Allah'ın iradesine ise herkes uymak zorundadır. Bu anlayışlar sonucu Allah'ın egemenliğine ve onun koyduğu değiştirilmez şeriat kurallarına dayanan teokratik ve totaliter bir devlet yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu yapı içinde "özgürlük" kavramı önemli bir yer tutmaz. Gerek Kuran'da, gerek fıkıh ve tefsir kitaplarında özgürlük sadece iki anlamda kullanılmıştır:
1 - Köleliğin karşıtını ifade için,
2 - Felsefe anlamda determinizmin karşıtı olarak irade özgürlüğü anlamında.
İslâm'da özgürlük kavramı hiçbir zaman siyasi bir içerik kazanmamıştır.
İnsan hakları kavramına gelince: İnsan sırf insan olarak bir değere sahip olduğunu kabul eder ve bu nedenle insanın kendi varlığına bir takım vazgeçilmez, devredilmez hakları tanır.İslâm'da bu anlamda insan hakları gelişmemiştir. İnsan hakları bireyi devlete karsı korumak içindir. Oysa İslâm da belirtildiği üzere devletin üstünlüğü söz konusudur. Bireyin devlete, dolayısıyla ile Allah'a karşı ileri sürebileceği hakları yoktur. Allah ne kadar verirse, birey ancak o kadarına sahip olur.
Bütün bunların temeli akılcılık olan, bireyi devlete karşı hak sahibi olarak gören, bireyin devredilmez temel hak ve özgürlükleri olduğunu kabul eden yeni Türk devletinin dini kurallara dayanmamasının zor unluğunu göstermektedir.
Ülkemizde laiklik, bir düşünce sistemi olmaktan önce, ismi konmadan, devletin temel nitelliği yapılmış, Cumhuriyet ile birlikte laikliği aykırı unsurları teker teker ayıklanması işlemine girişilmiş ve nihayet kavram olarak laiklik 1937 yılında Anayasa hükmü haline gelmiştir.
Cumhuriyet tarihimizde laik devlet düzeni kurulması ile ilgili ilk düzenleme 29 Nisan 1920 sayılı ve 2 nolu yasa ile yapılmıştır. "Hıyaneti Vataniye Kanunu" adını taşıyan bu yasaya göre, "Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihaz maksadı ile cemiyetler teşkili memnundur.
Bu kabil cemiyetleri teşkil edenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar haini vatan addolundular."
Aynı yasanın 4. maddesi de bu suçlara tahrik ve teşviki cezalandırılmaktadır.
Anayasa'da "devletin dini İslâm'dır" hükmünün yer aldığı bir dönemde dahil yürürlükte kalan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk toplandığı tarihten sadece 6 gün sonra kabul edilen bu kanun ilk dinin siyasetten ayrılması gereği belirtilmektedir. İlginçtir, günümüzde TCK'nun 163. maddesinde yer alan benzer hükmün yürürlükten kaldırılmasına çalışılmaktadır.
Laik devlet düzenin kurulması ile ilgili önemli bir diğer düzenleme 3 Mart 1924 günlü 431 sayılı yasa ile halifeliğin kaldırılmasıdır. Esasen daha önce saltanat da ilga edilmiştir.
Saltanatın ilgası sırasında da, devletin laik temellerini gösteren anlamlı bir olay yaşanmıştır.
Saltanatın ilgasında ilk adım Sultan Vahdettin'in saltanat ve hilafeti yitirdiğinin saptanmasıdır. Bu konuda Şer'iyye ve Evkaf Vekili (Bakanı) Vehbi Efendi'den fetva alınmıştır. Ve bu fetva Büyük Millet Meclisi'nin onayına sunulmuştur. Fetva, herhangi bir olay hakkında dinin ne dediğini belirtir. Dinin söylendiğinin, yani dini bir kuralın ülkede geçerli olup olmaması Meclis'in oyu ile saptanmıştır. Bu artık devletin temelinin
Din olmaktan çıkıp, milli egemenlik olduğunu gösteren en güzel örnektir. Din, milli iradeye tabi kılınmıştır.
Ancak, sadece gücünü milletten değil teokratik anlayıştan alan saltanat ilga edilmekte kalmamış, dini liderliğe yani ümmet liderliğine-de halifeliğin kaldırılması ile son verilmiştir. Bu yasalar bize laikliğin ülkemizde sadece "din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması" şeklinde anlaşılmasının doğru olmayacağını gösteren ilk işarettir.
Halifeliğin kaldırılması ile aynı gün yürürlüğe giren ve devletin laik temelini oluşturan iki önemli yasa daha mevcuttur: 429 sayılı yasa ile Şer'iyye ve Evkaf Vekâyeti (Bakanlığı) kaldırılmıştır.Ama esas önemli olan 430 sayılı yasadır. Bu yasa "Tevhidi Tedrisat" (Eğitim Birliği) Yasası adını taşımakta olup, modern okul/din eğitimi veren okul ayrımına son vermiş, eğitim birliğini sağlamıştır. Böylece eğitimin laikleşmesi sağlanmıştır.
Ancak günümüzde bu açıdan laiklik ilkesi aleyhine önemli bazı tavizler verdiği görülmektedir. İki önemli örnek üzerinde durabiliriz.
1 - Birer meslek lisesi olarak 50'li yıllarda İmam-Hatip okulları açılmıştır. Sadece meslek okulu oldukları sürece; bu okulların laikliğe ve Eğitim Birliği Yasası'na aykırılığı söz konusu değildir; aksine, gerekli bir kamu hizmetini görecek kişileri yetiştireceği için yararlıdırlar. Ancak sonradan bu okullar "meslek okulu"olma niteliğinden uzaklaşmışlardır. Bir kere, bu okullara kız öğrenci alınmaya başlanmıştır. Oysa İslâm dininde kadınlar din görevlisi olamazlar. O mesleği yapamayacak kişilerin, meslek adamı yetiştiren okullara da işi olamamak gerekir. Bu olay, bu okulların "meslek" okulu niteliğinden uzaklaştığını gösteren ilk işarettir. Daha sonra bu okul mezunları da üniversitelere girebilecekleri kabul edilmiş, yani bu okullar"meslek okulu" olmaktan çıkarak, birer, "dini eğitimi veren lise" haline dönüşmüşlerdir. Böylece ülkemizde üniversite öğrencileri iki farklı kaynağa dayanır hale gelmişlerdir: Birincisi laik liseler, diğeri din eğitimine dayalı imam-hatip liseleri ve böylece de "Eğitim Birliği" yasası ihlâl edilmiş, dini okul/laik okul şeklinde Osmanlı devletinde görülmüş olan ayrımı tekrar ortaya çıkarmıştır.
2 - İkinci taviz, 1982 Anayasası ile öngörülen "mecburi" din dersleridir. Anayasa her ne kadar "din kültürü" derslerinden söz etmekten ise de, uygulama bu yönde gelişmemiş, tek bir dinin kurallarının öğretilmesi, ezberletilmesi ve hatta bazı yükümlülüklerin uygulanması şeklinde gelişmiştir. Bunun sonucu, küçük çocuklara istedikleri dini terbiyeyi verme hakkı ebeveynin elinden alınmıştır.
Söz konusu dersler sırf Anayasa sınırları içinde kalsalardı dahi yine de laiklik açısından sakıncalı bir hüküm söz konusudur. Zira laiklik, istenilen dinin seçebilmesi hakkı yanında, dinsiz olmayı seçebilme özgürlüğünü de tanır. Oysa bu "mecburi" dersler, çocuğuna dini kültür verilmesini istemeyen ebeveynin, laiklik ilkesi gereği sahip olduğu bu hakkı ortadan kaldırmıştır.
Bu konuda daha fazla bir şey söylemeden sözü Atatürk'e bırakmakta yarar var. Atatürk din dersleri konusunda şöyle diyor.: Dinin gereklerini öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler yeterlidir."
Atatürk'ün bu söylediklerini, başka sözcüklerle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tekrar etmektedir. Bu sözleşmenin, Türkiye'nin de imzaladığı Ek Protokolünün 2. maddesinde şu hüküm yer almaktadır: "Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir."
Sosyal hayatında din kurallarından bağımsız, laik bir düzene kavuşması istenmiş ve 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 677 sayılı yasa ile tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, tarikatlar yasaklanmıştır. Atatürk bunun nedenlerini şöyle açıklamaktadır:"Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için yüz karasıdır....Bugün ilimin, fennin, bütün kapsamıyla medeniyetin saçtığı ışık karşısında filan veya falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların medeni Türk toplumunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır." Tarikatların günümüzde artık saklanamayan, hatta saklamaya gerek bile duymadıkları etkinlikleri, bu açıdan hangi noktaya geldiğimizin bir ölçüsüdür. Atatürk'ün sosyal hayatının da laik düzene bağlı olması gerektiğini vurgulayan bu sözleri ve çıkarılan yasadan sonra da çok önemli bir değişiklik de 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Medeni Yasası ile gerçekleştirilmiştir. İsviçre Medeni Yasası'na dayanılarak hazırlanan bu yasa ile kişilik hukuku, aile hukuku, miras hukuku, eşya hukuku ve borçlar hukuku alanlarında din kurallarının egemenliği kesin suretle sona ermiş ve tüm bu alanlar laik kurallara göre düzenlenmiştir. Bunların içinde çok önemli iki tanesine işaret etmek gerekir: Tek kadınla evlik kabul edilmiş, dini nikah yerine medeni nikah esas alınmış, aile ve toplum içinde kadın ikinci sınıf olmaktan çıkarılarak kadın-erkek eşitliği getirilmiş ve bu eşitlik kendisini boşanma ve miras konularında somut bir şekilde göstermiştir.
Bütün bu gelişmeler yeni devletin temelinin laik olduğunun, toplum düzeninin
Dini esaslara dayanmayacağının açık yasal ifadesidir. Bu değişmenin doğal sonucu kendisini 1928 yılında göstermiş ve Anayasa'da hâla duran " Türkiye Devletinin dini, din-i İsâmdır" hükmü ile birlikte, dinsel kökenli diğer bazı hükümler Anayasa'dan çıkarılmışlardır. Ve nihayet 1937 yılında yapılan bir değişiklik ile laiklik ilkesi bir Anayasa maddesi haline dönüşmüştür.
Görülmektedir ki, ülkemiz koşullarının getirdiği laiklik , sadece din-devlet ayrımını değil, her türlü doğmadan kurtulma anlamının taşımaktadır. Laiklik kuşkusuz dinsizlik demek değildir.; ama din ile ilişkisiz demektir. Bu nedenle de laiklik, hukukun ve sosyal hayatın her türlü din kurallarından bağımsız olması ve yeni kurallar düzenlenirken de dinin gereklerine göre değil, çağın ve bilimin gereklerine göre hüküm getirilmesi anlamını taşımaktadır., Atatürk'ün amaç olarak gösterdiği "çağdaş uygarlık" düzeyine ulaşabilmenin en önemli koşulu olma anlamını taşımaktadır. Bu anlamda ele alınınca laiklik en azından devlet-din ayrımını, dinin sadece ve sadece kişi- Allah ilişkisi olarak kabul edilmek gerektiğini, devletin ve milletin dini olmayacağını, kişilerin dinlerini seçmede tam özgür olmaları gerektiğini, devletin dinler arasında herhangi bir şekilde ayrım gözetmemesi gerektiğini, devletin kişilere inançları nedenleri ile farklı işlemler yapmasını, siyasi-sosyal-hukuki hayatın dini esaslara göre düzenlenmesi gerektiğini ifade eder.
Laiklik devletimizin temel taşı olduğuna göre, devletin yıkılmadan güçlü bir şekilde çağdaş uygarlık yolunda ilerleyebilmesi için laiklik ilkesinin korunmasına ve ilkenin devamını sağlayan TCK.nun 169. maddesinin ilga edilmesine çok özel bir özen gösterilmesi gerekir. Özellikle komşu ülkelerde meydana gelen olaylar, herhangi bir ülkede laiklik ilkesinin vazgeçilince, toplumun 1200yıl öncesinin o zamanın gereksinimlerine göre öngörülmüş ve o zamandan beri donmuş, durağan kuralları ile idare edilmek istendiğini, demokratik düzenin yıkılıp, tüm güçlerini dinden alan dini liderlerin, dikta idarelerinin ortaya çıktığını, uygulanan ceza yaptırımlarının da (taşlayarak öldürme, kol kesme, kırbaçlama, aleni toplu idamlarla kafa kesme vb) insan haklarına tamamıyla aykırı düştüğünü bizlere göstermiştir.
Atatürk ilkelerini temel alan Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkarak, tekrar dine dayalı bir Osmanlı düzeni kurmak isteyenlerin kendilerine düşman olarak "laiklik" ilkesini seçmeleri doğaldır. Çünkü laiklik giderse insan hakları kavramları da ortadan kalkacaktır. Çünkü laiklik giderse insan hakları kavramı da ortadan kalkacaktır. Çünkü laiklik giderse , milliyetçilik yok olacaktır. Çünkü laiklik giderse kadınlar yinede ikinci sınıf hallini alacaktır. Çünkü laiklik giderse bireyler hak sahibi insanlar olmaktan çıkacak, tekrar "kul" haline dönüşeceklerdir. Yani kısacası çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün temel taşları yıkılacaktır.
Bu noktada Türk aydınına ve özellikle Türk masonuna büyük görev düşmektedir. Çünkü insan kaklarının olmadığı, din özgürlüğünün bulunmadığı bir ortamda masonluğun gelişmesine ve amaçları doğrultusunda çalışmasına olanak yoktur. Tüm insanlar için kurulması istenilen mabedin temeli insan haklarıdır. İnsan hakları kavramının reddedildiği bir düzende, insanlar için temeli insan hakları olan bir mabet kurma olanağı yoktur. Laiklik ilkesinin, dolayısı ile çağdaş uygarlığı kendisine amaç edinmiş Türkiye Cumhuriyeti'nin korunmasında en büyük sorumluluk aydınlara düşmektedir.Sadece edebi bağlılık nutukları atmak, merasimlerde heykel önünde hazırolda durmak yeterli değildir. Günümüzde doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyetini ve laik düzeni hedef olarak onları yıkma kalkışmalarının başarı şansı olmadığı denemelerle görüldüğü için, artık uzun vadeli bir mücadele stratejisi benimsenmiş ve özellikle laiklik ilkesinin adım adım, törpülene törpülene yok edilmesi çalışmalarına başlanmıştır. En büyük sorumluluğun kendisine düştüğünü belirttiğimiz Türk aydını ise, küçük bir azınlık dışında, büyük bir sorumsuzluk içinde genellikle suskundur. Din kültürü adı altında belli bir dinin propagandası yapılarak ufak yaştaki çocukların beyinleri yıkanmaktadır: Aydın susmaktadır. Devlet radyo ve televizyonunda tek bir dinin propagandası özel inanç programları ile yapılırken, bir yabancı filimde bir başka dine ait bazı sahneler yer almaktadır: Aydın susmaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarının yemekhaneleri tesadüfen hep Ramazan ayında bakıma alınmakta, oruç tutmayanlar tecavüze uğramaktadırlar.Basınımızda "Kara Cuma" diye anılan olaylarda, bir yığın kara çarşaflı insan adeta bir ayaklanmanın denemesin,i yaparken, en ufak öğrenci kıpırdanmasını şiddetle bastıran ve bir yığın öğrenciyi göz altına alan güvenlik güçlerinden müsamaha görmektedir: Aydınlar yine susmaktadırlar. Laiklik adım adım zedelenmekte, ama aydın kitlenin büyük çoğunluğu susmaktadır. Hatta susmakla kalmamakta, tüm bu sayılan veya daha aşırı olabilecek davranışları meşru kılacak bir değişikliği, TCK,nun 163. maddesine ilgasını desteklemekte, bunu öncülük etmektedir.
Evet aydınlar susmakta, daha ileri giderek laikliğe karşı davranışları meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Üniversiteler susmaktadırlar, bilim adamları susmaktadırlar, devlet yetkilileri susmaktadırlar, Atatürk Araştırma Merkezi ilgilileri susmaktadırlar. Bu susuş ya işin önemlini, vahametini kavrayamamaktandır. O zaman bunun adı "basiretsizlik"tir. Ya da farkına varılmasına rağmen "banane" cilikten veya olası bir şeriat düzeninde de kendine yer yapabilme amacından yahut da oy kaygısından kaynaklanmaktadır. O zaman bu susuşun adı "ihanet"tir.